Sahibinden temiz animasyon
Animasyon demek, en olmayacak şirinlikleri gözümüze sokmak demek değil mi? Bir köpek balığı, bir böcek ya da bir ekmek kızartma makinesi, animatörlerin elinden geçince gözümüze birden anaokulu anılarımız kadar sevimli gelebiliyor. Cars, bir arabayı sevecek, onun için üzülecek hale getirmenin, ızgarasını gülümsemeye, ön camını ise göze çevirmek kadar kolay olduğunu göstermesi bakımından bile görülmeye değer.
John Lasseter’ın tek özelliği, “Toy Story 2”yi çekerek kariyerine başlayıp sonunda Pixar’ın yaratıcı beyin takımının en önemli adamı olması değil, kendisi ayrıca bir araba hayranı. Kendisinin bir pop kültür hayranı ve gayet yetenekli bir yazar – yönetmen olduğunu düşünürseniz, iyi bir animasyon çekecek olmaya niyetlenseniz sizin de adamınız o olurdu eminiz.
Carburetor County’deki Radiator Springs, Route 66’nın Chicago’dan Los Angeles’a gitmek için tek alternatif olduğu zamanda kıvır kıvır bir yermiş. Şimdi ise şehirlerarası kocaman otobanlar sayesinde unutulup gitmiş. Piston Race’i kazanma hayaliyle yanıp tutuşan afili Lightning MacQueen’in yolu, kaybolup üzerine bir de çekilince Radiator Springs’e düşüyor. Buranın diğer sakinleri, tabanın düşük olunca daha iyi yol tutup daha iyi yarışıldığını bilen Doc Hudson, çekici kamyonu Mater, ateşli Porsche Sally, organik yakıt delisi hippi minibüsü Fillmore ve gazi cip Sarge. Radiator Springs’in inekleri de traktörler. Geviş bile getiriyorlar. Gerçi neyi geviş getiriyorlar ki? Radyatör kayışları mı?
Hollywood, şu eski Amerikan kasabası nostaljisini üzerinden atamadı bir türlü. “Cars”da da durum böyle, hatta filmin mesajı “eski zamanlar ne güzeldi öyle” gibi bile düşünülebilir. Tabii dostluğun kazandığı rekabet de unutulmasın lütfen. Doc ile Lightning’in aynı yarışta yarışmasına ne diyeceksiniz başka?
Filmimizin hedef kitle konusunda sorunları olduğu ortada. Gençlerin ne kadarı 1950’ler nostaljisi ve 1950’ler arabaları ile ilgilenir? Yetişkin – genç espri dengesi yine bildiğiniz Pixar ayarında ama hedefi kaçıran espri sayısı diğer animasyonlara göre daha fazla gibi. Öteki filmlere göre bir eksiği de çocukların kendilerini yerlerine koyabilecekleri bir karakterin olmaması. Başka bir eksik de karakteristik olmaktan uzak, yani “aa bak kim konuşuyor” heyecanı yaşatmayan seslendirme kadrosu.
Özellikle pistteki yarış sahnelerinde şov yapan Pixar’ın teknik becerisine diyecek yok. Yine bıcır bıcır, detay delisi bir film yapmışlar. Ama hâlâ “Finding Nemo” gibi kalbinizi kazanan yeni bir film yapabilmiş de değiller. Bu kadar laftan sonra başa dönersek, yine de bildiğiniz arabaları size birer karakter olarak sevdirebilmesi sayesinde bile görülmeye, arkasından da sevilmeye değer bir film. Yalnız aman diyelim, bizim gibi sürekli farları gözleriymiş sanmayın da!
63. Venedik Film Festivali
Sonbahar demek, sanat dünyasında festival demek. Festivalse ödül çılgınlığı demek. Eh sinema da 7. sanat olduğuna göre aynı durum geçerli. Dünyadaki en önemli film festivallerinden biri olan Venedik Film Festivali ile uluslararası ödül sezonunu açtık.
63. Venedik Film Festivali, 29 Ağustos – 9 Eylül arasında gerçekleşti. Festival, Brian de Palma’nın yönettiği, Josh Hartnett ve Scarlett Johansson’un başrolleri paylaştığı edebiyat uyarlaması “The Black Dahlia” filmiyle açıldı. Bu kadar büyük bir film festivalinin açılış filmi olmak çok büyük bir onur ve şanstır biliyorsunuz. Tabii başrol oyuncularınızdan ikisi gecikir ve filmin gösterimi bir saat ertelenirse kimse filmi ayakta alkışlamaz. Umarız film için bir uğursuzluk olmaz bu, çünkü hakkında iyi şeyler duyduk. “The Black Dahlia” yarışma filmi değil ama festivalle tematik bir bağlantısı var. Bu sene festivalde 1940, 50 ve 60’larda işlenen cinayetlerin anlatıldığı filmler sayıca çok ve açılış filmi de bunlardan biri.
Festivalde yirmi bir film, büyük ödül Altın Aslan için yarıştı. Jürinin başkanı Catherine Denevue idi. Bu jürinin ödüle layık bulduğu isimlere gelirsek; Altın Aslan, Çin filmi “Stil Life”a (Sanxia Haoren) gitti. Bu, epey sürprizli bir seçim olarak yorumlanıyor. Favoriler, Stephen Frears’ın “The Queen”i ve Emilio Estevez’in “Bobby”siydi. Gerçi bu filmler de eli boş dönmedi. Asıl sürpriz ödül ise Ben Affleck’e verilendi. Kendisinin Keanu Reeves ile birlikte en ifadesiz Hollywood yıldızı olduğu şüphesizken böyle bir ödül şaşırtıcı oluyor. Öte yandan tüm eleştirmenler söz birliği etmiş gibi Affleck’i bu filmde başarılı buluyor. Bakalım, belki de biraz kendine gelmiştir, daha “Hollywoodland”i izleyemedik.
Altın Aslan, En İyi Film: “Sanxia Haoren” (“Still Life”) Yönetmen: Jia Zhang-Ke
Gümüş Aslan, En İyi Yönetmen: Alain Resnais – “Private Fears in Public Places”
Gümüş Aslan: Emanuele Crialese – “Nuovomondo” (“Golden Door”)
Jüri Özel Ödülü: “Daratt” Yönetmen: Saleh Haroun
En İyi Erkek Oyuncu: Ben Affleck, “Hollywoodland”
En İyi Kadın Oyuncu: Helen Mirren, “The Queen”
Marcello Mastroianni Ödülü, En İyi Genç Oyuncu: Isild Le Besco, “L’intouchable”
En İyi Teknik Katkı: Emmanuel Lubezki (Görüntü Yönetmeni), “Children of Men”
En İyi Senaryo: Peter Morgan, “The Queen”
Özel Aslan: Jean-Marie Straub ve Danièle Huillet



