Ağustos 16, 2006 - Sahibinden temiz animasyon.. ANI-FILM!
Sahibinden temiz animasyon
Animasyon demek, en olmayacak şirinlikleri gözümüze sokmak demek değil mi? Bir köpek balığı, bir böcek ya da bir ekmek kızartma makinesi, animatörlerin elinden geçince gözümüze birden anaokulu anılarımız kadar sevimli gelebiliyor. Cars, bir arabayı sevecek, onun için üzülecek hale getirmenin, ızgarasını gülümsemeye, ön camını ise göze çevirmek kadar kolay olduğunu göstermesi bakımından bile görülmeye değer.
John Lasseter’ın tek özelliği, “Toy Story 2”yi çekerek kariyerine başlayıp sonunda Pixar’ın yaratıcı beyin takımının en önemli adamı olması değil, kendisi ayrıca bir araba hayranı. Kendisinin bir pop kültür hayranı ve gayet yetenekli bir yazar – yönetmen olduğunu düşünürseniz, iyi bir animasyon çekecek olmaya niyetlenseniz sizin de adamınız o olurdu eminiz. Carburetor County’deki Radiator Springs, Route 66’nın Chicago’dan Los Angeles’a gitmek için tek alternatif olduğu zamanda kıvır kıvır bir yermiş. Şimdi ise şehirlerarası kocaman otobanlar sayesinde unutulup gitmiş. Piston Race’i kazanma hayaliyle yanıp tutuşan afili Lightning MacQueen’in yolu, kaybolup üzerine bir de çekilince Radiator Springs’e düşüyor. Buranın diğer sakinleri, tabanın düşük olunca daha iyi yol tutup daha iyi yarışıldığını bilen Doc Hudson, çekici kamyonu Mater, ateşli Porsche Sally, organik yakıt delisi hippi minibüsü Fillmore ve gazi cip Sarge. Radiator Springs’in inekleri de traktörler. Geviş bile getiriyorlar. Gerçi neyi geviş getiriyorlar ki? Radyatör kayışları mı? Hollywood, şu eski Amerikan kasabası nostaljisini üzerinden atamadı bir türlü. “Cars”da da durum böyle, hatta filmin mesajı “eski zamanlar ne güzeldi öyle” gibi bile düşünülebilir. Tabii dostluğun kazandığı rekabet de unutulmasın lütfen. Doc ile Lightning’in aynı yarışta yarışmasına ne diyeceksiniz başka? Filmimizin hedef kitle konusunda sorunları olduğu ortada. Gençlerin ne kadarı 1950’ler nostaljisi ve 1950’ler arabaları ile ilgilenir? Yetişkin – genç espri dengesi yine bildiğiniz Pixar ayarında ama hedefi kaçıran espri sayısı diğer animasyonlara göre daha fazla gibi. Öteki filmlere göre bir eksiği de çocukların kendilerini yerlerine koyabilecekleri bir karakterin olmaması. Başka bir eksik de karakteristik olmaktan uzak, yani “aa bak kim konuşuyor” heyecanı yaşatmayan seslendirme kadrosu. Özellikle pistteki yarış sahnelerinde şov yapan Pixar’ın teknik becerisine diyecek yok. Yine bıcır bıcır, detay delisi bir film yapmışlar. Ama hâlâ “Finding Nemo” gibi kalbinizi kazanan yeni bir film yapabilmiş de değiller. Bu kadar laftan sonra başa dönersek, yine de bildiğiniz arabaları size birer karakter olarak sevdirebilmesi sayesinde bile görülmeye, arkasından da sevilmeye değer bir film. Yalnız aman diyelim, bizim gibi sürekli farları gözleriymiş sanmayın da!
63. Venedik Film Festivali
Sonbahar demek, sanat dünyasında festival demek. Festivalse ödül çılgınlığı demek. Eh sinema da 7. sanat olduğuna göre aynı durum geçerli. Dünyadaki en önemli film festivallerinden biri olan Venedik Film Festivali ile uluslararası ödül sezonunu açtık.
63. Venedik Film Festivali, 29 Ağustos – 9 Eylül arasında gerçekleşti. Festival, Brian de Palma’nın yönettiği, Josh Hartnett ve Scarlett Johansson’un başrolleri paylaştığı edebiyat uyarlaması “The Black Dahlia” filmiyle açıldı. Bu kadar büyük bir film festivalinin açılış filmi olmak çok büyük bir onur ve şanstır biliyorsunuz. Tabii başrol oyuncularınızdan ikisi gecikir ve filmin gösterimi bir saat ertelenirse kimse filmi ayakta alkışlamaz. Umarız film için bir uğursuzluk olmaz bu, çünkü hakkında iyi şeyler duyduk. “The Black Dahlia” yarışma filmi değil ama festivalle tematik bir bağlantısı var. Bu sene festivalde 1940, 50 ve 60’larda işlenen cinayetlerin anlatıldığı filmler sayıca çok ve açılış filmi de bunlardan biri. Festivalde yirmi bir film, büyük ödül Altın Aslan için yarıştı. Jürinin başkanı Catherine Denevue idi. Bu jürinin ödüle layık bulduğu isimlere gelirsek; Altın Aslan, Çin filmi “Stil Life”a (Sanxia Haoren) gitti. Bu, epey sürprizli bir seçim olarak yorumlanıyor. Favoriler, Stephen Frears’ın “The Queen”i ve Emilio Estevez’in “Bobby”siydi. Gerçi bu filmler de eli boş dönmedi. Asıl sürpriz ödül ise Ben Affleck’e verilendi. Kendisinin Keanu Reeves ile birlikte en ifadesiz Hollywood yıldızı olduğu şüphesizken böyle bir ödül şaşırtıcı oluyor. Öte yandan tüm eleştirmenler söz birliği etmiş gibi Affleck’i bu filmde başarılı buluyor. Bakalım, belki de biraz kendine gelmiştir, daha “Hollywoodland”i izleyemedik.
Altın Aslan, En İyi Film: “Sanxia Haoren” (“Still Life”) Yönetmen: Jia Zhang-Ke Gümüş Aslan, En İyi Yönetmen: Alain Resnais – “Private Fears in Public Places” Gümüş Aslan: Emanuele Crialese – “Nuovomondo” (“Golden Door”) Jüri Özel Ödülü: “Daratt” Yönetmen: Saleh Haroun
En İyi Erkek Oyuncu: Ben Affleck, “Hollywoodland”
En İyi Kadın Oyuncu: Helen Mirren, “The Queen” Marcello Mastroianni Ödülü, En İyi Genç Oyuncu: Isild Le Besco, “L’intouchable” En İyi Teknik Katkı: Emmanuel Lubezki (Görüntü Yönetmeni), “Children of Men” En İyi Senaryo: Peter Morgan, “The Queen” Özel Aslan: Jean-Marie Straub ve Danièle Huillet
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
Ağustos 8, 2006 - Sinemanın Klasik İsimleri – Morgan Freeman
Sinemanın Klasik İsimleri – Morgan Freeman
Morgan Freeman, aktörler arasında en sevdiklerimizden biri. Hem bu kadar yetenekli hem böyle mütevazı hem de tatlılıkla gülümseyen ama aynı zamanda “cool” duruşundan taviz vermeyen biri nasıl olunuyor, ondan öğrenebiliriz. Sinemanın klasik isimleri arasında ona yer vermeyip de ne yapacaktık ki? Huzurlarınızda saygıdeğer Morgan Freeman. Morgan Freeman, 1 Haziran 1937’de Memphis, Tennessee’de doğmuş. Berber bir baba ve temizlikçi bir annenin dört çocuğundan en küçüğüymüş. Çocukluğu boyunca sürekli taşınmak zorunda kaldıkları için Mississippi, Indiana, Illionis gibi değişik yerlerde yaşamış. Sekiz yaşındayken okulda sahnelenen bir oyunda ilk rolünü almış. On iki yaşında, eyalet çağında bir drama yarışmasını kazanmış ve böylece bir radyo şovunda görev alma şansını yakalamış. 1955’te Jackson Devlet Üniversitesi’nde drama bölümüne girme şansı varken şartlar nedeniyle reddetmek ve Amerikan Hava Kuvvetleri’nde tamirci olarak çalışmak zorunda kalmış. 1960’ların başında Los Angeles’a taşınan Freeman, çevirmen olarak iş bulmuş. Sanatla ilgili bir şeyler yapmaya başlaması için birkaç yıl geçmesi gerekmiş. New York’ta dansla, San Fransisco’da müzikle uğraşmış. 1965’te “The Royal Hunt of the Sun” isimli gezici oyunda aktörlük yaptığı gibi “The Pawnbroker” isimli filmde de küçük bir rol kapmış. 1967 ve 1968’de çeşitli sahne deneyimleri yaşayarak Broadway’de de ismini duyurmuş. 1971’de “Who Says I Can’t Ride a Rainbow?” filminde daha ele gelir bir rolde oynasa da insanlar onu daha çok “The Electric Company” isimli çocuk şovundan ve “Another World” isimli pembe dizideki rolünden tanıyorlarmış. 1980’lerin ortasında kimi filmlerde daha orta karar roller edinmeye başlamış. Daha çok babacan, bilge görünümlü karakterlere uygun görülüyormuş. 1989 yapımı Driving Miss Daisy (Miss Daisy’nin Şoförü) isimli nefis filmdeki rolüyle dünyanın tanıdığı bir isim haline gelen aktör, haklı ününü bir sinema şaheseri dememizde sakınca bulunmayan 1994 yapımı The Shawshank Redemption (Esaretin Bedeli) ile perçinlemiş. 60’lı yıllarda beş senelik bir evlilik yaşayan Freeman, 1984’te yeniden evlenmiş. Önceki ilişkilerinden iki oğlu olan aktör, eşinin kızını da nüfusuna geçirmiş. Ortak bir de oğulları olunca dört çocuklu bir aile olmuşlar. Mississippi’de yaşıyorlar. Freeman, uçmaya çok meraklı olduğu için pilotluk lisansına sahipmiş. Yaşadığı yerde bir restoranın ortaklığını da yürütüyormuş ayrıca. Kurucu ortaklarından olduğu bir de film yapım şirketi var: Revelations. Irkçılığa karşı çalışmalara destek veren Freeman, Amerikan tarihini asıl oluşturan insanların siyah ırk mensubu olduklarını, bu konuda doğal olanın konuşmamak olduğunu söylüyor. “Ben size beyaz demeyi bıraktıysam siz de benim adımın başına siyah kelimesini koymamalısınız” diyerek konuyu özetliyor. Sinemanın Klasik İsimleri – Morgan Freeman Yakın zamandaki başarılarına gelirsek: 1987’deki “Street Smart” filmi ile “En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu”, “Driving Miss Daisy” ile “En İyi Erkek Oyuncu” ve “The Shawshank Redemption” ile yine “En İyi Erkek Oyuncu” dallarında Oscar’a aday gösterilen Freeman, bizce çoktan hak ettiği ödülü 2004 yapımı, Clint Eastwood’un yönettiği Million Dollar Baby (Milyon Dolarlık Bebek) filmi ile aldı ve “En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu” Oscar’ını kucakladı. Mükemmel sesi ve tonlaması ile seslendirme alanında da çok aranan bir isim haline gelen Freeman, 2005’te “War of the Worlds” (Dünyalar Savaşı) ve Oscar ödüllü belgesel “March of the Penguins”te seslendirme yaptı. Freeman’ın sinema tarihinde kendine özgü bir yeri oldu ve olacak. Düşünsenize, kendisini 1991 yapımı Robin Hood’da Müslüman kahraman Azeem, 1992 yapımı The Unforgiven’da siyahi kovboy Ned Logan, 1995 yapımı Se7en’da soğukkanlı ama sevecen dedektif William Somerset, 1998 yapımı Deep Impact” ’te dünyaya gök taşı çarparken sükûneti elden bırakmayan Amerika Başkanı Tom Beck, hatta 2003 yapımı fantastik komedi Bruce Almighty’de Tanrı olarak izledik! Bu filmin devamı 2007’de “Evan Almighty” olarak sinemalara gelecek ve Freeman’ın rolü elbette yine aynı yücelikte, karakteri yine yaratıcı güç olacak. Ah, tabii ki 2005 yapımı şahane Batman Begins’teki Luciux Fox rolünü de atlamayalım. Babasının izinden giden oğlu Alfonso Freeman ile “The Shawshank Redemption” ve “Se7en”da beraber oynadıklarını, sakinliği ve babacan haliyle kendisini tanıyan tanımayan herkesin kalbinde taht kurduğunu, aşk meşk filmlerinde hiç işi olmadığını, Million Dollar Baby ile “En İyi Kadın Oyuncu” Oscar’ını alan Hilary Swank’ın kendisine ne kadar hayran olduğunu sahneden tüm dünyaya ilan ettiğini de belirtmeden geçmeyelim. Morgan Freeman’ın üç filmi, Amerikan Film Enstitüsü tarafından tüm zamanların en ilham verici 100 filminden biri seçilmiş: “Driving Miss Daisy”, “Glory” ve “The Shawshank Redemption”. Freeman da tüm zamanların en iyi üç aktöründen biri bize kalırsa...
|
|
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
Ağustos 6, 2006 - Saturday Night Live mezunları
Saturday Night Live mezunları “Saturday Night Live” bir ara bizde de yayınlanıyordu. Ailenizin şaşkın bakışları arasında siz de göbeğinizi hoplata hoplata gülenlerdenseniz, bizim kafadansınız demektir. Edindiğimiz bölümler sayesinde görüyoruz ki bu aralar yayınlanan bölümler, pili bitmiş cep telefonunun ne zaman kapanacağını düşünmek kadar heyecan veriyor ama uzun zaman önce SNL tam bir efsaneydi ve o efsane zamanlarda yer alan komedyenlerin çoğu bugün oldukça ünlü. Hatta çoğunun SNL mezunu olduğunu bilmiyor dahi olabilirsiniz. Sizin için bir liste hazırladık. 10 – Chris Farley: 1990 – 1995 arasında SNL’deydi. Chris Farley ne yazık ki hak ettiği gibi şan şöhret sahibi olamadan hayata gözlerini yumdu. Ölümünden sonra başrolünde oynamak için anlaştığı “Ghostbusters 3” iptal edildi. Ayrıca Shrek için düşünülen orijinal ses de oydu. 9 – Chris Rock: 1990 – 1993 arası SNL’deydi. İnanılmaz bir aktör filan değil ama bir stand-up gösterisi izleme şansını yakalarsanız nasıl komik olduğunu görürsünüz. Oscar töreni açılış konuşmasına hâlâ güleriz. Üstelik öyle büyük bir törende hiç çekinmeden önüne gelenle dalga geçmek her komedyenin yapacağı iş değildir. En iyi filmi bizce “Dogma”. 8 – Dan Aykroyd: 1975 – 1979 arası SNL’deydi. Eskisi kadar görkemli bir oyuncu değil ama “Drivng Miss Daisy” ile Oscar adayı bile oldu zamanında. John Belushi ile yakın dost ve zamanında Prenses Leia ile (Cari Fisher) nişanlı oluşu bile yeter. En iyi filmi bizce “Blues Brothers”. 7 – Mike Myers: 1989 – 1995 arası SNL’deydi. Austin Powers sayesinde saçma miktarlarda üne ve paraya kavuştu: o biter bitmez, daha paralarını saymayı bitiremeden bu sefer Shrek kucağına düştü. Hayatının geri kalanını sadece bu iki karakterle geçirebilir ve tek bir şikâyet bile duymaz. En iyi filmi bizce “So I Married an Axe Murderer”. 6 – Chevy Chase: 1975 – 1976 arası SNL’deydi. Şu aralar unutulmuş olabilir ama döneminin komedi dahilerinden biri olduğunu kim inkâr edebilir? SNL’nin ilk mezunuydu ama birçok kişiye göre biraz erken ayrıldı. Hayatını kaybedenler dışında ünü en çabuk tükenen o oldu. National Lampoon serisinden sonra da toparlayamadı zaten. En iyi filmi bizce Caddyshack. 5 – Adam Sandler: 1991 – 1995 arası SNL’deydi. Gelecekte daha da başarılı olacağına şüphe yok. O da Jim Carrey gibi bir taraftan ciddi bir film kariyeri kolluyor ve yine Jim Carrey gibi bunu kaldıracak yeteneğe sahip. En iyi filmi bizce Punch Drunk Love. 4 – Eddie Murphy: 1980 – 1984 arası SNL’deydi. Eddie Murphy, bir aile komedyeni haline gelmiş olabilir ama zamanında yerinde duramayan arsız adamın tekiydi. Hayranları onu hâlâ son bir kez o eski terbiyesiz haliyle görmek istiyor ama biz hiç sanmıyoruz. Bir eşeği seslendirmek ve şişmanlayıp zayıflayan bir doktoru oynamak ona yetiyorsa öyle olsun. Nasıl olsa televizyonda sık sık “Beverly Hills Cop” ile “48 Hours” yayınlanıyor. En iyi filmi bizce “Beverly Hills Cop”. 3 – Will Ferrell: 1995 – 2002 arası SNL’deydi. Eğer yaşayan en komik aktör olduğunu iddia ederseniz itiraz eden biz olmayız. Mükemmel taklit yapıyor, mimiklerine çok hakim, en alâkasız filmde birden kısacık bir rolle karşımıza çıkıyor ve özellikle bu sonuncusu sayesinde yavaş yavaş efsane mertebesine tırmanıyor. En iyi filmi bizce “Old School”. Ama “Anchorman: The Legend of Ron Burgundy” ile kapışırlar. 2 – John Belushi: 1975 – 1979 arası SNL’deydi. Bu kadar kısa bir kariyeri olması çok yazık. Yine de her gün ünü artan kült bir isim olmasını engellemiyor bu kısacık kariyer. “Ghostbusters”ın onun oynaması için özellikle yazıldığını söylesek yeterli olur mu? En iyi filmi bizce “Blues Brothers”. 1 – Bill Murray: 1977 – 1980 arası SNL’deydi. Bu listede sayılan en komik adam olmayabilir ama en mükemmel aktör kesinlikle odur. Bill Murray, artık kıymeti lâyığıyla bilinen önemli bir oyuncu. Komediyse en içten geleni, dramsa en inandırıcısı, üstelik ikisi arasındaki kocaman mesafeyi saniyeler arasında aşabilmesi, hatta bir ondan bir ondan oynayabilmesi Bill Murray’i benzersiz kılıyor. En iyi filmi bizce… Hmm, hangi birini saysak? “Meatballs”, “Caddyshack”, “Stripes”, “Ghost Busters”, “Scrooged”, “What About Bob?”, “Ed Wood”, “Groundhog Day”, “Rushmore”, “Lost in Translation”…
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
Ağustos 5, 2006 - Banliyöde vahşi hayat - Süper bir animasyon!!
Banliyöde vahşi hayat “Orman Çetesi”, bir ayıya olan araba yükü abur cubur borcunu ödemek için ormandaki bütün ufak yaratıkları seferber edip “Görevimiz Tehlike” ayarında bir yiyecek çalma operasyonu başlatan rakun RJ’in hikâyesi. Böylesine absürd bir konuya bir de abur cuburlar, küresel ısınma, orman katliamları, tüketim toplumu, daha bir ton şeye dil uzatan mesaj dolu ve acayip komik diyalogları ekleyin. Şimdiye kadar bu kadar cesur kaç tane animasyon izlediniz? Kış uykusundan uyanan kaplumbağa Verne ve türlü hayvan dostlarından oluşan çetesi, ormanlarının dörtte üçü kadarının banliyö evleri haline geldiğini görür. Medeniyetle çoktan tanışmış RJ, ödemesini yapabilmek için bu saf ekibi kullanmaya karar verir ve onları etraflarını saran yeni dünya ile tanıştırır. Bu dünya, yarısı yenmiş cipsler, çöp kutuları ve barbekü partileri ile bitmez tükenmez bir yemek kaynağıdır. En azından RJ böyle der. Ama uygarlıkta, yemeklerin yanında insanların da geldiğini zor yoldan öğrenirler. Üstelik bir de uğraşmaları gereken bir vahşi hayat imha arabası vardır. “Over the Hedge”, Shark Tale’e göre komedi olarak epey aşmış bir film. Bir kere animasyonun kalitesini bir kenara koyun, sürekli pop kültürü ile ilgili espriler yapmak yerine gerçekten üzerinde düşünülerek yazılmış diyaloglar ve olaylarla komik olmaya çalışıyor. Küçük kardeşiniz birbirinden şirin yaratıklarla eğlenirken siz de komedi faktöründen nasiplenebilirsiniz anlayacağınız. Hayvan dünyasında herkes mutlu son için birlikte çalışıyor ama ırkçılık da yok değil. Mesela memeliler daha üstün konumda, bir yusufçuk, böcek savar tarafından kızartılınca ise bizle birlikte diğer hayvanlar da gülüyor. Tek kusurları bu olsa iyi, mısır cipsiyle tanışınca meyveyi sebzeyi de unutuyorlar. Her halleriyle bize benziyorlar yani. Hayvanları temizlemesi için tutulan Verminator, “Wallace & Gromit”in Wallace’ı kadar karizmatik değil. Komedi seviyesi olarak da hâlâ “Finding Nemo”yu aşabilmiş değil. Ama karakterler sevimli mi sevimli, aksiyon heyecan dolu, espriler yeterince komik ve hatta çevre ve arkadaşlığın önemi hakkında birkaç mesaj bile veriyor. Üstelik diğer animasyon filmlerini düşünürsek, bizim çetenin elemanlarının bir kısmı diğer kahramanlara göre daha zeki sanki. “Orman Çetesi”nin sevimli karakterleri, birbirinden ünlü isimler tarafından seslendiriliyorlar. Başroldeki RJ’i Bruce Willis, Hammy’yi “kırk yıllık bakir” Steve Carell, Ozzie’yi “Kaptan Kirk” William Shatner, Vincent’i Nick Nolte, Lou’yu “Jim’in babası” Eugene Levy, Heather’ı da Avril Lavigne seslendiriyor. Filmi görmeye gitmeden önce kimi kim seslendirmiş diye bir bakarsanız, izlerken çok daha büyük keyif alırsınız.
|
|
Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
August 21, 2006 - Koca gözlü kahraman Japonlar : MANGA!
Manganın hareketli versiyonu: Anime Yazıyı bitirdikten sonra belki bir anime ustası olmayacaksınız ama anime denilince ağzınız açık şaşkın şaşkın da bakmayacaksınız. Üstelik çizgi dünyası sonsuz bir evren gibi bir şey, yani birine ahkam keserken sizden bilgili çıkma olasılığı her zaman var. Anime terimi, esasında Fransızca bir kelime ve Japonya'da animasyon anlamında kullanılıyor. Japonya'da tüm çizgi filmlere anime denirken dünyada sadece Japon çizgi filmlerine veya tarz olarak bunlardan esinlenmiş olanlara anime deniyor. Voltran'ı, Robotech'i, Şeker Kız Candy'yi, Dragon Ball'u izlediyseniz sizin de bir animesever olma potansiyeliniz var demektir. Peki anime ile sıradan çizgi filmlerin farkları var mı? Teknik olarak bir fark yok, ancak bunu bir anime fanatiğine söylemeye kalkmayın. Tanım olarak böyle bir zorunluluk olmasa da gerçek bir fan için anime, sadece Japonya'da yapılmış animasyonlara denir. Bir anime fanına yapabileceğiniz en büyük kötülüklerden biri de manga ile animeyi karıştırmak. İnsanlar genellikle animenin mangaların hareketli versiyonları olduğunu düşünüyorlar. Bu yanlış değil, hatta çoğu zaman doğru. Ancak orijinal materyallerden hazırlanan ya da video oyunlarından ve hatta filmlerden uyarlanan animeler de var. Peki bu tür nasıl doğmuş, nelerden esinlenmiş, popüler kültür içinde şu an nasıl bir yere sahip? Bu sorulara verecek cevabınız yoksa doğru yerdesiniz.
Manganın aksine, anime tarihi çok köklü değil; ne de olsa teknoloji ile ilgili bir durum var ortada. 20. yüzyılın başlarında görüntü ve ses teknolojileri henüz emekleme aşamasındayken, karikatür bantlarını gazete sayfalarından kurtarıp sinema perdelerine taşıma fikri doğdu. 1914'e kadar bu kişiler arasında herhangi bir Japon yoktu. Japonya'nın ilk uluslararası başarısı, 1918'de yapılan Kitayamo Seitaro imzalı kısa film "Momotaro"ydu. Japon animasyon sektörü çok yavaş gelişiyordu, 1932'ye kadar sessiz kısa filmler yapıldı. Bu sırada batı ülkeleri animasyon konusunda baskın çıkmışlardı. Walt Disney, Mickey Mouse, Donald Duck ve diğer karakterleri ile sektörü olduğu gibi kapatmıştı. Arkasından gelen Fleischer kardeşler de, Temel Reis ve Superman'in çizgi filmlerini yaptı ve Betty Boop'u yarattı. Animasyon dünyasının bu iki süper gücü, standartları ortaya koyacak işler çıkardılar. Disney, ilk uzun metrajlı çizgi film "Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler"i yaptığında, artık çizgi film yapmak isteyen herkes bu filmin açtığı yolda gitmek zorundaydı. Bu arada Japonlar, gelenekçi tavırlarını hiç bozmadılar ve çizgi filmlere pek yüz vermediler. Ancak 2. Dünya Savaşı'ndan sonra cam kavanoz içindeki küçük adamlar olmaktan biraz vazgeçer gibi oldular. Bu, Japon animasyonunun gelişimi için ilk adım sayılabilir.
2. Dünya Savaşı'ndan sonra Osamu Tezuka adlı bir adam türedi. Savaş sırasında işçi olarak çalışan Tezuka, çocukluğunda bulduğu makaralar ile Disney'in işlerini hayranlıkla izlemişti. Bu tarzı taklit etme yeteneği olduğunu keşfetmesi, animenin ve manganın bugünkü yerine gelmesi için çok önemli bir adım oldu. 1947'de daha 20 yaşındayken "Shintakarajima" adında, roman kalınlığında bir manga çizdi. Ancak asıl bilinen işi, 1963'de çizmeye başladığı "Testuwan Atom", ya da dünya çapında tanınan ismiyle "Astro Boy". Tezuka, kocaman suratlar ve duyguları abartarak daha iyi ifade etmek için kullanılan büyük gözler olayını ortaya çıkaran adamdır. Bu uygulama hala çok yaygın olarak kullanılıyor. Hatta orantılı yüzler gördüğümüz animelere burun kıvırıyoruz. Tezuka, kıpırdayan ağız dışında sabit kalan karakter, arkaplanın üzerinde kayarak ilerleyen çizgiler gibi masrafları iyice azaltacak teknikler kullandı. Tezuka'nın getirdiği bir yenilik de, batıda devam eden bölümler yaratma kaygısı güdülmeden çizilen animasyonları ilk defa normal bir diziymiş gibi, birbirini tamamlayan hikayeler halinde çizmesiydi. Tezuka şu an "manganın tanrısı" olarak anılıyor. 1970'lerde Japon animasyonları batı etkisinden sıyrılmaya başladı. Konular özgünleşiyor, teknikler, ileride anime standartları haline gelecek şekilde kullanılmaya başlıyordu. 70'lerde ortaya çıkan en bariz trend herhalde "mecha"dır. Mecha, bir nevi "mechanical" kısaltmasıydı, devasa robotlar ve makinelerin olduğu animeler için kullanılan bir terimdi. Bugün mecha bir anime alt türü ve belki de ileride size onu da tanıtırız! En eski mecha, "Mazinger Z" idi. Bilmi kötülük için kullanan Dr Hell, teknolojik bilgisini ile yoketmeye programlı robotlar yapıyor, onları yoketmek için bu kez iyi robot Mazinger Z üretiliyordu. Mazinger Z, en başarılı mechalardan biri oldu. Dev robotların kavgalarını izlemek Japonların hoşuna gitmişti, bu düşkünlük daha sonra boyutu artarak devam etti. 1970'lerde ilk kez denenen bir başka şey de anti-kahramanlardı. O güne kadar hep kötü adamla mücadele eden iyi adamın hikayesini anlatan animeler, anti kahramanların hikayelerini de anlattılar. İyi hırsızlar, kötülüklerle savaşmak için ruhunu şeytana satanlar, iyilik yapan iblisler bir anda etrafta fink atmaya başladı. Bu dönemde yayınlanmaya başlayan "Mobile Suit Gundam" adlı dizi, dev makinelerin savaşları kadar olaylara ve karakterlere de yoğunlaştı, böylece drama/savaş şeklinde karma bir tür oluştu. Artık izleyiciler, konularda bir miktar derinlik de arıyorlardı. Gundam serisi, animenin Japonya'daki patlama döneminin başlangıcı oldu. 80'lerde anime beşinci vitese taktı denebilir. Artık sadece Japonlar değil, dünyanın her yerinden insanlar bu diziler ve filmler için çıldırıyordu. Bu durumdan faydalanmak gerekiyordu ve Japonya'da popüler olan diziler ufak değişiklikler yapılarak dünyaya pazarlanmaya başlandı. Bunların en ünlüsü şüphesiz Robotech oluyor.
Tezuka'nın konu devamlılığı yeniliği ve Gundam'ın getirdiği drama boyutuna bu dönemde bir de konu çeşitliliği eklendi. Go Nagai, seksi pozlara bürünen "Cutey Honey" ve dişi bir süper kahramanın hikayelerini anlatan "Kekko Kamen" ile yetişkinlere yönelik ilk animeleri üretti. Go Nagai'nin işleri için bazı fanlar, animenin başına gelmiş en kötü şey derler. Çünkü bu işler ve arkasından ondan esinlenerek gelenler yüzünden anime hakkındaki en büyük ön yargı, yani çizgi pornografi olduğu yanılgısı ortaya çıktı. Elbette tamamen yanlış değil bu düşünce, ortada 'hentai' denen bir tür de var; ancak işin yanılgı kısmı tüm animelerin birer hentai olduğu konusu. Tezuka Productions, bu dönemde de en kaliteli işleri çıkarmaya devam etti. Konular çeşitlendi derken sadece erotizmden bahsetmiyoruz, her yaş grubuna göre farklı çeşitler ortaya çıktı. Dramadan komediye, politikaya kadar işlenmedik konu kalmadı. Yapılan sürüyle harika işe rağmen animenin dünya çapında bilinmesini sağlayan iki filmden halen bahsetmiş değiliz. İlki, 1988'de yapılan "Akira". Apokaliptik bir Tokyo'da geçen film, çok kaba ele alırsak, psişik güçleri olan bir çocuk ve bir motosiklet çetesi ile ilgili. İnanılmaz ve hatta kanlı animasyonu, aksiyonu, sarıcı konusu ile Akira, sadece Japonya'da değil tüm dünyada hala en bilinen animelerden biri. Hatta birçok fanın anime işine bulaşmasına sebep olan filmdir kendisi.
İkinci kilometre taşı ise 1995'de yapılan "Ghost in the Shell". Yine bir siberpunk olan Ghost in the Shell'de insanlar sibernetik olarak geliştirilip internet benzeri bir bilgi denizinde seyahat ediyorlar. Filmde bizim gerçekliğimiz dışında başka boyutlar söz konusu. Vücuda ihtiyacı olmadan dolaşabilen ve kendisini engellemeye çalışan her şeyi yokeden gizemli "şey"i durdurmaya çalışan ajan Motoko Kusanagi'nin macerası, Akira'dan bile başarılı oldu ve animenin geleneksel batı çizgisine bir alternatif olduğu herkes tarafından kesinlikle kabul edildi. Bugün Japonya'da her gün yeni bir dizi yayına giriyor, "Appleseed" gibi geleceğin klasiği olacak filmler üretiliyor. Bu akım duracak gibi de görünmüyor açıkçası. Bizim bu taraflarda da durum benzer denebilir. Bandai gibi firmalar, üretilen her şeyin DVD'lerini bu taraflara da getiriyor. Artık filmler orijinal sesleriyle, İngilizce dublajlanmadan ithal ediliyor. Dublaj yapılsa bile "Princess Mononoke"de olduğu gibi bu filmlere seslendirme yapmaktan gocunmayan ünlü oyuncuların sesleri eşliğinde izleme şansımız var. Internet sayesinde her çılgınlık gibi anime tutkusu da abartılarak yayılıyor desek yalan olmaz.
Koca gözlü kahraman Japonlar Televizyon kanallarında çizgi filmler, sinema festivallerinde özel gösterimler, ellerden ele dolaşan kitaplar… Herkesin dilinde bir Manga'dır gidiyor. Manga'cı arkadaşlarınız koyu bir muhabbete dalarken siz de bizim gibi aval aval bakmaktan muzdaripseniz daha fazla şikayet etmeyin, Manga hakkında merak ettiğiniz her şey bu yazıda. Manga, çizgi romanın Japonca'sı. Yani Japonlar bütün çizgi roman türlerine manga diyorlar. Japonya dışındaki her yerde ise "manga", "Japon çizgi romanı" demek. Japonlar manga çizenlere mangaka diyorlar, Japonya dışındaki her yerde ise çizer deniyor. Çok özel bir durum değil yani. Japonların çok bozulduğu bir şey de batılıların manga'yı mahua ve manhwa ile, yani Çin ve Kore çizgi romanları ile karıştırması. Anime ise Japon çizgi filmlerine verilen ad. Bu kelime, Fransızca "animation"dan türemiş. Türkiye'de işten hiç anlamayanlar, animelere de manga dedikleri için manga'nın çizgi filmler için de kullanıldığı gibi yanlış bir inanış oluşmuş. Bu yanlışlığın bir sebebi de, söz konusu anime'lerin çoğunu "Manga Entertainment" adlı şirketin dağıtması. İngiliz Manga Entertainment'ın dağıtımını üstlendiği anime'lerin en ünlüsü "Ghost in the Shell" örneğin. Artık boşvermişlikten midir, alışkanlıktan mıdır bilinmez, hala çizgi filmlere manga demek yaygınca görülen bir kullanım. Manga, Japonca'da "acayip resimler" demekmiş. Bu sözcüğün yaygın kullanımı, 19. yüzyılda Hokusai'nin işlerinin basılması sonucu gerçekleşmiş. Hokusai, meşhur bir ukiyo-e ustasıymış. Şimdi siz ukiyo-e nedir diye de sorarsınız. Ukiyo-e, ahşap kalıplarla yapılan bir baskı tekniğiymiş, bu teknikle genellikle manzara resimleri yapılırmış, anlamı da "yüzen dünyanın resimleri" imiş. Japonya, modernleşip batı dünyasına yetişmeye çalışırken Amerika'dan sanatçılar getirmiş, amaç batı resmindeki perspektif, form, renk gibi kavramların öğrencilere tanıtılmasıymış. O döneme kadar Japon resim sanatında bunlara hiç önem verilmemiş, çünkü önemli olan şey teknikten çok resmin arkasındaki fikirmiş. Tipik geleneksel ve ruhani Japon felsefesi yani. Manga, geleneksel ukiyo-e teknikleri ile batı tekniklerinin birleştirilmesiyle melezlenmiş. Bizim bugün manga'dan anladığımız teknik; 2. Dünya Savaşı sırasında, Japon hükümetinin çok az işin basılmasına izin verdiği dönemde ortaya çıkmış işte. Manga o dönemde saygı duyulan bir sanat olarak benimsenmiş. Manga, Japonya'da dünyanın geri kalanındaki gibi şık bir moda yerine hala önemli bir sanat formu. Japonlar manga'yı hem popüler kültürün önemli bir unsuru hem de geleneksel sanatlarının bir uzantısı olarak çok iyi bir yere oturtmuşlar ülkelerinde. Manga, japonya'da bir çizgi roman akımı değil, çizgi romanın ta kendisi. İşte bu yüzden her yaşa uygun, her konuda manga üretiliyor. Bu yüzden de dünyanın başka yerlerinde çizilen manga'ların (bunlara bazen world manga dendiğini duyabilirsiniz) içeriği eleştirilebilirken, has manga'lar her türlü şiddet ögesi barındırabiliyor. Elbette manga'ların mutlaka şiddet barındırması gerekmiyor, bir portakalla arkadaş olan küçük kız çocukları hakkında da manga'lar çizilebilir, tabii ne kadar popüler olur o apayrı bir konu. Bu kitaplar yaş gruplarına, okuyucuların tolerans derecelerine göre farklı farklı raflarda, hatta bazen kapalı ambalajlarda satılıyor. Japonya'da manga'ları sadece çocuklar veya "çocuk kalmış yetişkinler" okumaz, herkesin elinde bir manga görebilirsiniz. Zaten anime'ler de çocuk kuşaklarında değil, en çok televizyon izlenen gece saatlerinde yayınlanır. Japonya'da milyonlarcası yayınlanan manga dergileri, genellikle her sayıda bir konu işleyen 30-40 sayfalık kitapçıklar. Tek sayılık özel dergilerden yıllardır basılmaya devam etmiş dizilere, sayfa başına tek kare şeklinde çizileninden tutun bildiğiniz çizgi bant formatını benimseyene, 1000 sayfalık maceralara kadar binbir çeşidini bulmanız mümkün. Japonya'da sadece manga okunan kütüphaneler, yemek yerken manga okunan restoranlar, manga okuyup kahve içmek için uğranan kafeler var. Japonya'da manga, 5 milyar dolarlık bir pazar. Amerika'da bu piyasanın 100 milyon ile sınırlı kaldığını söylersek, farkı tahmin edebilirsiniz. Japonlar sağdan sola yazar ve okur. Bu yüzden manga kareleri de sağdan sola doğru çizilir. Yani manga bant şeklinde çizildiyse bir sonraki kare için sağa değil sola bakmanız gerekir. Dünyanın geri kalanının bu şekilde okuyamayacağı varsayılıyorken, manga'lar Japonya dışı pazarlar için hazırlanırken çizimler tersine çevrilirdi. Yani sanki orijinaline ayna tutulmuş gibi basılırdı. Ancak bazı önemli çizerler zaman zaman gıcıklık yapabiliyor ve işlerinin bu şekilde basılmasına izin vermiyorlardı. Böyle bir manga'nın elinize geçme ihtimali önceden çok düşüktü. Ancak son yıllarda özellikle Amerika'da neredeyse tüm manga'lar sağdan sola basılıyor. Yani böyle dizilmiş manga'lara rastlayabilirsiniz, şaşırmayın. Bir manga'yı diğer çizgi romanlarından ayırmak son derece kolaydır. Öncelikle sağdan sola olma ihtimali var, bundan bahsetmiştik. Çizimler her zaman abartılı olmak zorunda değil, gayet gerçekçi çizilmiş manga'lar da mevcut. Balonlar İngilizce olsa bile karelerde mutlaka Japonca yazılmış bir şeyler vardır. Karakterler bazen son derece batılı görünebilir, yani bütün manga kahramanları kocaman gözlere sahip olacak diye bir kaide bulunmuyor. Tabii olması her zaman tercih sebebimizdir. Kocaman gözler; modern manga'nın babası kabul edilen Osamu Tezuka'dan sonra, 1960'larda standart hale gelmiş. Ancak bu gözleri Tezuka-san icat etmemiş. Bu çizim tekniğinin babası bildiğiniz Walt Disney. Kocaman gözlere çok fazla anlam sığdırılabildiğini gören Osamu Tezuka, bu tekniği takdir etmiş ve kullanmaya başlamış, adamcağız daha sonra kocaman gözlerin manga'lara özel bir şey sanılacağını tahmin edemezdi herhalde. Ancak dediğimiz gibi her manga kahramanının kocaman gözleri olacak diye bir şey yok. Bakın Sailor Moon'a. Şaka yapıyoruz, her şeye de hemen inanmayın canım, Sailor Moon koca gözlü kahramanlar mesire yeri gibidir. Manga okurları, kadınlar, erkekler, bütün çocuklar, kız çocuklar ve erkek çocuklar için şeklinde beş gruba ayrılır. Duymuş olabileceğiniz örnekler verelim. Örneğin "Dragon Ball", erkek çocuklar için hazırlanan bir manga'dır. "Marmalade Boy" ise genç kızlar için. "Akira" ve "Ghost in the Shell" erkekler için çizilmiştir. Gördüğünüz gibi erkekler bilim kurgu ve macerasever kuralı, Japonya'da da geçerli. "Mecha" da çok popüler bir manga alt türüdür. İnsanlar tarafından kullanılan devasa robotlar veya makinelerin başrolde olduğu bu manga türünde fantastik dizaynlar görmeniz olası, özellikle hayvan şeklindeki mecha'lar pek popüler. Bazı manga sanatçıları omake denen işler de yayınlar. Bunları DVD'lerin ekstraları gibi düşünebilirsiniz. Zaten "omake", Japonca'da ekstra anlamına geliyor. Omake'ler bitmemiş, yayınlanmamış işler, hikayeden çıkarılmış materyaller, deneme skeçleridir genellikle. Koleksiyon değerleri de vardır. Manga hayranlarının çizdiği işlere Dojinshi denir. Bazı dojinshi'ler bir karakter için yazılmış yeni hikayelerken bazıları içinde yepyeni karakterler barındırır. Bazı dojinshi'ler o kadar iyidir ki ufak yayınevleri tarafından basılır, Japonya'da sırf dojinshi çizen mangaseverlerin toplanması için yapılan zirveler vardır. Son olarak "nasıl manga çizmeye başlarım" diyen sabırsız ve hevesli arkadaşları şuraya, şuraya ve son olarak şuraya alalım.
Blu-ray HD DVD’ye karşı Teknoloji sitelerinde “kendini yok eden DVD bulundu”, “kâğıttan yapılan DVD”, “40 GB’lık DVD yaptılar”, “mısır gevreğinden DVD olur mu” türü haberler gırla gidiyor. Görünen köy ise kılavuz istemiyor, önümüzdeki yıllarda iki yeni DVD formatı kıyasıya kapışacak; HD DVD (High Density DVD) ve Blu-ray. Yeni iki DVD formatını destekleyen farklı firmalar var. Büyük firmalar kendilerine göre tercihler yapıyor ve ileriki yıllarda filmlerini bu formatta çıkaracaklar. Hangi formatın tutunacağını ise tüketiciler belirleyecek. Aynen 1970’lerde Betamax ve VHS arasında yapılan tercih gibi. Yeni jenerasyon DVD’lerin 2007’da pazara çıkması planlanıyor, sundukları fark ise çok daha fazla veri kapasitesi. Daha fazla veri, daha gıcır görüntüler, daha çıtır sesler ve daha interaktif ekler anlamına geliyor. Sony’nin icadı Blu-ray diski, HD DVD’ye göre daha fazla kapasite, buna paralel olarak da daha fazla maliyet sunuyor, en azından ilk birkaç yıl fiyatlar çok insafsız olacak. HD DVD’nin mucidi Toshiba, bir Betamax felaketi daha yaşanmaması için Sony ile ortak bir sonuca ulaşmaya çalıştıklarını ama Sony’nin buna yanaşmadığını söylüyor. Toshiba da Sony gibi ilk diskleri 2006’da piyasaya çıkarmak istiyor ama Sony gibi kesin konuşmuyor, yeni formatın detayları yetişmezse lansmanı ileri atabilirler. Sony ise kendi DVD’lerinin yeni standart olacağına emin. Neyse ki iki firma, ürettikleri DVD player’ların iki formatı da desteklemesi konusunda anlaşmış. Bu iki firmanın didişmesi asıl biz kullanıcıların başını ağrıtacak. Player’lar iki diski de destekleyecek dense de 2006’da piyasa, etraftaki diskleri yarım yamalak okuyan cihazlarla dolacak, üstelik eski emektar player’larımız, içine teflon tava koysak okuyan taş gibi player’larımız yeni diskleri tanıyamayacak. Tabii bu yeni disklerin piyasaya çıkması ile eski DVD’lerinize birer VHS kaset muamelesi yapılmayacak. DVD piyasası, VHS döneminden çok daha hacimli gelişiyor, yani DVD’lerimiz VHS’ler gibi hemen demode olmayacaklar. “Hemen” kısmına dikkatinizi çekeriz. Yeni disklerin bıcır bıcır kutuları ve şahane görüntüleri sonucu bu demode olma süresinin kısalacağına garanti veriyoruz. Blu-ray teknolojisini destekleyen stüdyolar Sony ve Walt Disney. HD DVD meraklıları ise Paramount, Universal ve Warner Bros.
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
August 20, 2006 - Bugünün hit dizileri..
Bugünün hit dizileri “Bugünün hit dizileri” yazısını hazırlarken iki elimizde iki kriter vardı, ilki bu dizilerin şu an Amerika’da yayınlanması (ama rerun değil, ilk kez yayınlanıyor, yani çekimleri sürüyor olacak), ikincisi de DVD’lerini alıp izleyebilmemiz. Eh bir üçüncü kriter de var aslında, hepsini deliler gibi sevdiğimiz gerçeği o da. Şu an yayınlanan ve keyifle takip ettiğimiz başka diziler de var ama DVD şartı nedeniyle onları belki seneye anlatırız. Merak etmeyin, bir şeyi spoil etmeyeceğiz (yani konuları, entrikaları açık etmeyeceğiz). Lost: Geçtiğimiz sezonun en hit dizisi. Televizyon dehası J.J. Abrams’ın yarattığı bir diğer mucize olan “Lost”u Amerikalı dostlarımız nasıl haftada birer bölüm izlemeye tahammül ettiler bilemiyoruz. 24’den sonra maraton yapılmayı ve en fazla iki günde bitirilmeyi hak eden ilk dizimiz. Karakterlerin hepsini ilk bölümde sevdirmesi, her bölümde ayrı bir karaktere odaklanması, keyifli flashbeck’ler, hiç azalmayan gerilim ve sayısı gittikçe artan gizemli olaylar. Bir sonraki bölümünü Lost kadar merak ettiren başka bir dizi izlemedik. Deadwood: Western seviyorsanız sizi böyle alalım. Her türde olduğu gibi western’de de sulu örnekler ve has örnekler vardır. “Deadwood”, ekstra rafine bir western. HBO’nun 50 milyon dolar bütçeyle çektiği dizi, türü sevmeyenler için bile verdiği sinema lezzetiyle önemli. Bir de aslında ciddi ciddi bir karakter draması, vahşi batı filan işin bahanesi. Desperate Housewives: Geçen sezon pek popüler olan gizemli olaylar konseptinin ikinci önemli temsilcisi. Televizyonda da izlediğimiz dizinin ikinci sezonu ilki kadar parlak görünmüyor. Kızların maceralarının birbirinden ayrılması, grup aktivitelerinin azalması bizi üzdü. Bir de ilk sezonun büyük entrikası çözüldükten sonra yerine eklenen entrika bizi o kadar sarmadı. Olayların dallanıp budaklanmasını, Mike Delfino ve Zach Young bağlantısının diziyi ayaklandırmasını bekliyoruz. Six Feet Under: Six Feet, finalini sonunda yaptı. Ancak bu listeye girmeseydi aklımızda kalırdı. Son sezonda düşen tempoyu öyle bir finalle topladılar ki izleyip de ağlamamış bir Six Feet takipçisi varsa tanışmak isteriz. Six Feet DVD kutuları, her koleksiyoncunun baş tacıdır bir de. The O.C.: İlk sezonu, basit, hatta açık konuşalım klişe senaryosuna rağmen bizi darmadağın etmişti. Dizinin kozu güzel kızlar ve şahane çocuklar gibi gözükse de bizce diyaloglarıydı. Özelikle yapımcı Josh Schwartz’ın Seth’i kendi gençliği olarak düşünüp çok yüklenmesi, Seth’in diziyi alıp götürmesine yol açıyordu. İkinci sezonda entrika çetrefillendi ama biraz fazla pembe dizi oldu. Üçüncü sezon son olabilir gibi geliyor, artık diyaloglar da fazla sürüklemiyor çünkü diziyi. Alias: Yine bir J.J. Abrams gizem kutusu. Aslında kimse sandığınız kişi değil. Aslında hiçbir olay göründüğü gibi gelişmiyor. Aslında herkes yalancı. Kolejde okuyor gibi görünen Syney Bristow aslında bir CIA ajanı. Sadece CIA ajanı olsa yine iyi, bir de çift taraflı bir ajan. Maraton yapmaya müsait yapısı ile diziseverlerin kalplerinde her zaman önemli bir yeri olan Alias, son ve final sezonu ile büyük hayal kırıklığı yarattı. Kimse Hamile bir Syney görmek istemiyor anlaşılan. Haber İçeriği 24: “Gerçek zamanlı dizi” konseptini yaratan ve şimdilik ender örnekler arasında en iyisi olan 24, ilk sezon bu özelliği ile bağladı. İkinci sezonu pek beğenmedik. Üçüncü sezon entrikasıyla, dördüncü sezon da konusuyla tekrar şahlandı. 24, finalini bir film olarak yapacak. Filmin ilk yarısı, ikinci yarıda anlatılan olayları bizi hazırlayacak, ikinci yarı ise gerçek zamanlı olacak. Nip/Tuck: Televizyonun en rahatsız edici dizilerinden. Bir de bu bizde yayınlananlar sansürlenmiş hali. Sansürsüz ameliyat sahnelerine bakamadığımız oluyor. İşin bu kısmı daha çok konuşulsa da aslında çok sağlam bir hikaye örgüsü var. İzleyiciler Sean’cılar ve Christian’cılar olarak ikiye ayrılmış durumda. Bir de bizim gibi bir bölüm Sean’cı, öteki bölüm Christian’cı olanlar var. Scrubs: Son yılların en iyi sitcom’u. En komiği değil ancak bizce en iyisi. Daha fazla kıkırdatan dizilerimiz bol bol varken senaryo ve diyalogların arkasındaki zekaya hayran kaldığımız yegane sitcom Scrubs. Hmm, Arrasted Development ile birlikte... Arrested Development: Bu diziyi iptal eden zihniyeti anlayabilmek mümkün değil diyeceğiz ama Fox’un işine kim akıl erdirebilmiş ki? Ödüle boğulan, deli dolu ve zeki senaryosu ile eleştirmenlerce övgüyle bahsedilen, izleyicilerin de çok sevdiği dizi iptal edildi. Bir reality show için. Gayet üzücü bu durumu, maraton yaparak atlatmaya çalışalım biz en iyisi. Veronica Mars: Bizde pek bilinmiyor ama bunun “henüz” olduğuna hiç şüphemiz yok. Mars dedektiflik ajansında babasına yardım eden Veronica, aslında olaylara babasının bildiğinden çok daha ciddi bulaşmış durumda. Annesini bulmaya çalışırken en yakın arkadaşının öldürülmesini de araştıran Veronica, her bölümde bu asıl olaylara daha fazla bulaşırken bir de bölümlük maceraya atılıyor. Seviyoruz. Family Guy: Henüz bizde bilinmeyen bir dizi daha. “The Simpsons”un pabucunu dama atacak bir çizgi dizi olabileceğini tahmin eder miydiniz? Buyrun buradan alalım sizi. “Family Guy”a bir kez sardığınız zaman bütün “The Simpsons” izleme şevkinizi kırılıveriyor. Gerçekten çok çok komik. Özellikle de ailesini öldürmeye ve arkasından dünyayı ele geçirmeye çalışan Stewie. The Simpsons: Şu an 17. sezonu oynayan, maceralar biraz sıkıntı vermeye başlamış ama yine de efsane özelliğini asla kaybetmeyecek dizi. Sadece en uzun sürmüş çizgi dizi değil, ayrıca en uzun sürmüş komedi dizisi de. Ömrü çok uzun değilmiş gibi geliyor bize. Film ile bitirebilirler sanki. 8. veya 9. sezona kadar tüm DVD’leri edinilmeli.
|
|
Yorum (4) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
August 18, 2006 - Süpersin Superman
Süpersin Superman Zavallı Superman’i son filminde romantik komedi kahramanı yapmış olabilirler. Ancak bu durum, kendisinin ilk ve tüm zamanların en haysiyetli süper kahramanı olduğu gerçeğini değiştirmez. Superman, ilk yıllarında bu kadar güçlü değildi, örneğin uçamıyor, ancak zıplayabiliyordu. Superman tarihinde, bu ve benzeri türden keşfetmeni bekleyen bir sırrı var. Superman’in bizce en önemli özelliği, statik bir kahraman olmaması. Mesela Spider-Man’i ele alalım. Duvarlara tırmanıyor ve örümcek hisleri var. Spider-Man’in yapacağı şey budur. Ondan daha fazlasını bekleyemeyiz. Hulk, sinirlenince yeşerir. Başka da bir numarası yoktur. Oysa Superman, macerasına göre, içinde olduğu duruma göre her an yeni bir güç kazanabilir. İlk sayısından itibaren ışık hızında uçabilen, X ışınlı bakışı olan, bir nehri dondurabilecek kadar soğuk ya da çeliği eritebilecek kadar sıcak hava üfleyebilen bir kahraman değildi. Aslında retroaktif devamlılık denen bu durum, DC Comics kahramanlarında daha yaygındır. Televizyon dizileri, film bölümleri, video oyunları yapıldıkça, kahramanın içinde kaldığı zor durumdan kurtulması için bir özellik eklenir ve eğer çizgi roman severler bu özelliği beğenirse artık bu güç kahramanımıza yapışmış demektir. Superman, “retroaktif devamlılığın babasıdır” desek yeridir. Bu kısa bilgiden sonra Çelik Adam’ın tarihine kısaca bir bakalım. Superman’in doğum tarihi 1932, babaları da çizer Joe Shuster ve yazar Jerry Siegel. Aslında gazetede çizgi roman bandı olarak düşünülmüş ama yıllarca fikri kimseye satamamışlar. İlk kez 1938’in Haziran ayında “Action Comics”in birinci sayısında görülmüş. Action Comics, Mr. America, Tommy Tomorrow, Vigilante gibi adını duymadığımız kahramanlara ev sahipliği yapan bir seri ama ilk sayısının kahramanı Superman. Superman, ilk sayıda Kripton’dan gelen Kal-El olarak resmedildi, burada değişen bir şey yok bildiğiniz gibi. Kal-El’in babası Jor-El bir bilim adamı olduğu için Kripton’un sonunun geldiğini anlar, ancak gezegeninin vatandaşlarına bunu kabul ettiremez. Sonunda Kal-El’i bir gemiye bindirip dünyaya gönderir. Aslında tüm aile gezegenden kaçacaktır, ancak Kripton’un sonu beklenenden hızlı geldiği için üç kişilik bir roket yapacak vakti bulamaz. Bu roket Kent ailesinin çiftliğine düşer. Çocuğu olmayan Kent ailesi, bebeği önce yetimhaneye götürür, sonra evlat edinip Clark ismini verir. Clark ile Superman dengesi, Superman’in kendi sözleriyle şöyledir: “Ben Clark’ım, Superman ise yaptığım iş”. Clark, dünyanın sarı güneş ışınları sayesinde süper güçlere kavuşmuştur, yoksa kendi gezegeninde büyüse sıradan bir insan (insan?) olacaktır. Bu süperliğin ölçüleri, zamanla fantastikleşmiştir. Örneğin Superman, ilk sayılarda bir adımda 12 km zıplayabiliyor ama uçamıyordu. 1930’larda “işte bu bir kahraman, bakın uçuyor” diye insanların önüne sunulsa belki de kabul görmeyecekti. Clark büyüyünce, halis muhlis bir gazeteci olarak The Daily Star’da (sonradan The Daily Planet oldu) muhabirliğe başlar. Superman’e bu ismi veren de gazetenin patronu Perry White’dır. Lois Lane’e âşık olur ama Lois Superman’e âşıktır, gerçeği öğrenmesi de epey zaman alır ama sonunda evlenirler. Tüm bu bilgilerin zaman içinde değiştiklerini de unutmayın. Mesela Kal-El olan isim önceden Kal-L’di. Kal-El’in annesinin ismi önce Lora, sonra Lara oldu. Bazı sayılarda Superman’in “S”sini Barry White, Jimmy Olsen ve Lois Lane’in bulduğu görülür, bazı sayılarda ise Clark, Smallville’den ayrılmadan önce kostümünü hazırlamıştır. Jimmy Olsen’in 1950’lerde eklenmiş bir karakter olduğu düşünülürse ilk bahsettiğimizin daha eski bir teori olduğu ortaya çıkacak. Bir kahramana yetmiş yıl boyunca farklı yazarlar can verince böyle tutarsızlıklar olması da gayet normal. Bu farklı geçmişlerle, paralel evrenlerde yaşayan iki Superman olduğu söylentileri aşılmaya çalışıldı. Mesela paralel evrendeki Superman Kal-L, The Daily Planet’in patronuydu. Ancak işler gittikçe karışıyordu, 1985’de “Crisis on Infinite Earths” adlı bir dizi ile bu paralel evrenler teke indirildi. Artık oluşan dağınıklığın toparlanması gerekiyordu.
Süpersin Superman 1986’da John Bryne adlı bir yazar DC’de işe başladı. Görevi, Superman’in geçmiş hikâyelerini derleyip toplamak ve onu tekrar tek karakter haline getirmekti. “The Man of Steel” adlı bu yeni versiyonda Kal-El, doğduktan sonra rokete bindirilmemiş, daha bir fetüsken rokete konmuş, 50 yıllık seyahatten sonra roket dünyaya çarpınca doğmuştu. Yani bir anlamda bir Dünyalı’ydı. Burada şu konuya açıklık getirmek gerekiyor. Bütün Metropolis halkı aptal mı ki bir gözlük taktı diye Clark’ı hatırlamıyor? Superman gözlerinden yaydığı özel bir ışını yüzüne geri yansıtsın diye gözlük takıyordu, böylece Clark halinde karşısındakiler aslında bambaşka birini görüyorlardı. Bu dahiyane açıklama ve Clark’ın güçlerinin dünyanın sarı güneşinden kaynaklandığı fikrinin sahibi John Bryne’dır. Bu açıklamadan önce Clark’ın süper-hipnoz yeteneğiyle kimliğini gizlediği, omurgasını kısaltarak boyunu da kısalttığı, teorileri vardı. Bugün kabul gören açıklama ise, Superman’in asla insan olamayacak kadar “süper” oluşu, bu yüzden de kimsenin herhangi bir insanın Superman olacağından şüphelenmeyecek olması. Bizce gözlük ve özel ışın teorisi daha şık. Superman, Batman ile ilk kez yine bu seride karşılaşır. Bütün bu karışıklığı derleyip toparlamak için son girişim ise 2004’te çıkan 12 sayılık “Birthright” serisidir. Bu seride Çelik Adam’ın ilk dönemi ile John Bryne serisi kaynaştırılır ve özellikle Çelik Adam’ın nereden geldiği, nasıl Superman olduğu üzerinde durulur. Bu seride Superman’e insanların ruh halini görebilme yeteneği eklenir. Son olarak Çelik Adam’ın güçlerine gelelim. 1950’lerde Superman için “Bir kurşundan hızlı, bir lokomotiften güçlü” derlermiş. Tabii bu kadarla sınırlı değil, uçuyor, kaçıyor, süper-güçlü, yaralanmıyor, süper-hızlı (ışıktan bile hızlı), gözlerinde X-ışınları, ısı sensörü, zum, infra-red, mikroskobik yakınlaştırma gibi güçleri var. Elbete süper-hafıza, süper-duyma, suyu dondurabilen ve metali eritebilen süper-nefes… Saymakla bitecek gibi değil. İlk Superman enfazla bir arabayı kaldıracak kadar güçlüydü. Tamamen yenilmez değil, mesela güçlü bir patlamada yaralanabilirdi. Ancak bugün bile tamamen yenilmez sayılmıyor, mesela bir nükleer patlamada yaralanabiliyor, uzayda ve suyun altında ancak nefesi yettiği kadar kalabiliyor. Susuz ve yemeksiz ne kadar dayanacağı ise tamamen muamma. Bazı maceralarda ihtiyacı olan bütün gücü güneşten aldığı da oldu. Elbette kriptoniti unutmamalı, 1943’ten beri en büyük düşmanı. Tabii bir de haksızlıklar, zalimler ve kötüler.
|
|
Yorum (3) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
August 18, 2006 - Sinemanın Klasik İsimleri – Anthony Hopkins
Sinemanın Klasik İsimleri – Anthony Hopkins Sinema dünyasında klasik olarak anılmayı hak etmiş bir kişi varsa, o da Anthony Hopkins’tir. Sir unvanını göğsünü gere gere taşıyan, üstelik kendine pek de yakıştıran Hopkins’in vasat oynadığı bir rol bile görmek mümkün değildir. Ola ki vasat bir role denk gelmişse bile onu bambaşka bir hale çevirmek Hopkins için çocuk oyuncağıdır. 1937 doğumlu Philip Anthony Hopkins, İngiltere’nin Galler bölgesinde doğmuş olmanın getirdiği asaleti ve ciddiyeti üzerinde barındırıyor. Empire dergisi tarafından “tüm zamanların en iyi 100 film yıldızı” listesine alınan oyuncu için biz bu listenin 10 kişilik versiyonu olsa onda bile yer buluyoruz. Bu fikirde olan bir tek biz değiliz zaten; 1992’de “Kuzuların Sessizliği” filmindeki rolü ile Oscar ödülünü, “The Remains of the Day”, “Nixon” ve “Amistad” ile Oscar adaylığını kendisine bahşeden Akademi üyeleri de benzer şekilde düşünüyor anlaşılan. 17 yaşında Londra Royal Academy of Dramatic Arts’ta oyunculuk eğitimine başlayan aktör, 1960’ta “The Quare Fellow” isimli oyunda rol alarak ilk sahne deneyimini yaşamış. Tiyatro oyunculuğuna çok ısınan aktörün sinemaya geçişi 1967 yapımı “The White Bus” filmi ile olmuş. 1974 tarihli televizyon dizisi “QB 7” ise onu daha geniş kitlelere tanıtan yapım olarak kabul ediliyor. Kendisi sahnelere geri dönüş yapmak isteyerek “Equus” isimli oyun ile Broadway’e geçmiş olsa da sinemanın ondan vazgeçmeye niyeti yokmuş ve gitgide daha önemli roller verilmeye başlamış Hopkins’e. Memnuniyet verici bir durum bu, yoksa nasıl gidip de izlerdik Broadway sahnelerinde kendisini... Neyse, sıra dışı yeteneğinin göz dolduruyor olması sinema yapımcılarının onun peşinden koşmasına neden olmuş doğal olarak. Ama 1991 yapımı “The Silence of the Lambs”, yani” Kuzuların Sessizliği” filmindeki cani yamyam Hannibal rolündeki, insanın kanını donduran oyunculuğu onun bugün bulunduğu yere gelmesindeki en önemli adım olarak görülüyor. Burada Jodie Foster’dan başka önüne gelen herkesi çiğ çiğ yemeye kararlı tüyler ürpertici karakteri oynarken bile gizliden gizliye bir asalet barındırmaya devam etmişti bünyesinde. 1993 tarihli “The Remains of the Day”, Hopkins’in sinemadaki en önemli rollerinden bir diğeri. Kabul ediyoruz, film birazcık ağır tempolu ama izlemediyseniz yine de kaçırmamanız lâzım. Hem sevgili Superman’imiz Christopher Reeve’i anmak için de iyi bir fırsat. 1995 tarihli “Nixon”da, adından da anlaşıldığı gibi ABD başkanı Richard Nixon’ı canlandırmış Hopkins. “Surviving Picasso” ve “Amistad”, yine rol aldığı unutulmaz filmlerden ikisi. “Instinct” filminde gorillerle samimi olan antropolog rolünde de çok etkileyici bir performans sergilediğini unutmayalım. Üç saate sıkıştırılmış bir pembe dizi olarak özetleyebileceğimiz “Legends of the Fall”un en iyi şeyi (en iyi karakteri mi desek?) de yine Hopkins’ti bize göre. “Kuzuların Sessizliği”nin devamı olan “Hannibal”ı da elbette burada saymalıyız. Burada Jodie Foster’ın yerini Julianne Moore almıştı.
|
|
Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
August 18, 2006 - Lüzumsuz sinema bilgileri edinme kılavuzu -2-
Lüzumsuz sinema bilgileri edinme kılavuzu 2 Filmlerle ilgili enteresan ama tamamıyla gereksiz bilgiler vermeye devam ediyoruz. Yeterli kısmını ezberleyip dost meclislerinde, video partilerinde arkadaşlarınıza satmayı ihmal etmeyin. “The Godfather”daki Michael Corleone rolü Al Pacino’ya gidene kadar Jack Nicholson, Warren Beatty, Robert Redford, Ryan O'Neal ve Dustin Hoffman tarafından reddedilmiş. “Sin City”de Dwight’ın (Clive Owen) Jackie Boy’un (Benicio Del Toro) cesediyle konuştuğu araba sahnesini Quentin Tarantino çekmiş. “Sin City”nin dahisi Frank Miller, “Robocop 2” ve “Robocop 3”ü yazmış. “Truman Show”un setinde, Jim Carrey ile eski filmleri hakkında dalga geçmek yasaklanmış. Pulp Fiction’da Mia Wallace (Uma Thurman) ve Vincent Vega (John Travolta), ünlü dans sahnesinin sonunda yarışmayı kazanmıyor. Filmin devamında duyulan bir radyo anonsunda duyuyoruz ki meğer ödülü çalıp kaçmışlar. Tom Cruise, “Young Guns”da oynuyor. “Usual Suspects” yazılmadan önce afişi hazırlanmış. “Saw”daki cinayetler içinde ilk düşünüleni ayı kapanı sahnesiymiş. Zaten filmin senaryosu, Leigh Whannell bu sahneyi bulduktan sonra şekillenmeye başlamış.  Han Solo, ilk üçlemede olup da son üçlemede görülmeyen tek önemli karakter. “Footloose”, gerçek bir hikâyeden esinlenmiş. Holding out for e herooo... “Resident Evil: Apocalypse”deki “The Dead Walk” yazan gazete, aynı başlığı kullanan “Day of the Dead” filmine bir gönderme. Mel Gibson’ın “Braveheart”da kullandığı kılıcın boyu, Mel Gibson’dan sadece 10 santim kısaymış. “Hide and Seek”in sürpriz sonunu açık etmemek için Fox, final makaralarını özel güvenlikle elden teslim etmiş. Son 70 yıldır böyle bir şey yapılmamış. “The Ring”in içinde birden görünüp kaybolan kuyu görüntüleri, DVD’de yavaş çekimde görünmüyor. Görüp görmediğinize emin olamıyorsunuz. Susam Sokağı’ndaki Bert ve Ernie, isimlerini “It’s a Wonderful Life”daki iki karakterden alıyor. Edi ve Büdü’ye gelince… Neyse, hiç gelmesek daha iyi.
Lüzumsuz sinema bilgileri edinme kılavuzu 2  Spider-Man Peter Parker rolü neredeyse Freddie Prinze Jr. tarafından oynanacakmış. Değişen bir şey olmazdı. “Forrest Gump”ın koşu sahnelerinde Tom Hanks’in dublörü, kardeşi Jim Hanks’miş. “Back To The Future”daki sinemada oynayan filmler; “A Boy’s Life” ve “Watch the Skies”, “E.T.” ve “Close Encounters of the Third Kind”ın önceden düşünülen isimleri. “Blade Trinity”de yay kullanan Jessica Biel, okla bir kamerayı parçalamış. MPAA (Amerika’nın RTÜK’ü), yapımcılar gerçekten Focker isimli bir ailenin yaşadığını ispat edene kadar “Meet the Fockers” isminin kullanılmasına izin vermemiş. “Shaun of the Dead”i izlemediyseniz artık mutlaka izlemelisiniz. “Babe”de 48 farklı domuz oynamış. Bir tane de robot! Napster’ı yaratan dahi Shawn Fanning, “Italian Job”da kendisini oynuyor. Laf “E.T.”den açılmışken, “The Phantom Menace”da yakından bakarsanız Kraliçe Amidala’nın konuşması sırasında arkada üç tane E.T. görebilirsiniz. “The Incredibles”daki kaçık modacı Edna’yı, filmin yönetmeni Brad Bird seslendiriyor. “Big Lebowski”de Dude (Jeff Bridges), 90 saniyede bir “man” diyor. “Deep Blue Sea”daki köpekbalığı ölümleri, tamamıyla JAWS 1 (oksijen tüpü patlaması), JAWS 2 (elektrik şoku) ve JAWS 3’ten (bomba) alınma. “Carlito’s Way”deki kulübün de, “Scarface”deki tako standının da adı aynı, “El Parasio”. Aynen Tarantino filmlerindeki “Big Kahuna Burger” gibi. “Ed Wood”un bütçesi, yönetmenin bütün filmlerinin bütçelerinin toplamından çok daha fazla. Bizde de kostüm kiralayan dükkanlar olsa Darth Vader yerine Boba Fett kostümü isterdik.
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
August 18, 2006 - BU AY GÖSTERİME GİREN FİLMLERİN TANITIMI - (AĞUSTOS)
Bu Ay Gösterime Neler Giriyor? Ağustos 04 Ağustos < Elizabethtown> The Lake House / Göl Evi Yönetmen: Alejandro Agresti Oyuncular: Keanu Reeves, Sandra Bullock, Dylan Walsh, Christopher Plummer Nasıl yalnız oldukları bilinmez iki mektupseverin kavuşma hikâyesi. İşin fantastik bir boyutu da var. Keanu ve Sandra bir arada olunca felaket bir film bekliyorsunuz ama bu felaketi yaşayacak olanlar sadece filme tek başına gidenler olacak. Yoksa sevdiğiniz biriyle giderseniz mutlu mesut ayrılabilirsiniz. Bir anlamda bir “sevgili filmi” bu. IMDb puanı şaşırtıcı: 7.0. IMDb | Resmi Sitesi Monster House / Canavar Ev Yönetmen: Gil Kenan Oyuncular: Steve Buscemi, Nick Cannon, Maggie Gyllenhaal, Kevin James 12 yaşındaki DJ Walters, caddenin karşısındaki ihtiyar Nebbercracker'ın evinde bir tuhaflık olduğunu kafasına takmıştır. Çünkü evin bahçesinde sürekli bir şeyler kaybolmaktadır; basket topları, bisikletler, oyuncaklar ve evcil hayvanlar... İki kardeşiyle birlikte aslında bu evin bir canavar olduğunu keşfeder. Bu arada çocukları “çocuk” görmeden yapılmış bir korku komedi animasyonu da aradan çıkarmış olurlar. IMDb puanı 7.0. Bu ayın görülmeye değer filmlerinden. IMDb | Resmi Sitesi Scary Movie 4 / Korkunç Bir Film 4 Yönetmen: David Zucker Oyuncular: Anna Faris, Regina Hall, Leslie Nielsen, Craig Bierko, Dr. Phil McGraw 4 genç, bir ödev için öğretmenleriyle birlikte lanetlenmiş bir eve giderler şeklinde özetleyebiliriz. Daha fazlasına da gerek yok. İlk üç filmi sevdiyseniz bunu da seveceksiniz, sevmediyseniz uzak durmanızda fayda var. Çünkü espriler eşit derecede komik / aptalca. Bakış açısına gore değişen bir konu bu. Ya çok komik ya da çok aptalca bulacağınıza eminiz, arası yok. IMDb puanı 5.2. IMDb | Resmi Sitesi 11 Ağustos The Break - Up / Ayrılık Yönetmen: Peyton Reed Oyuncular: Vince Vaughn, Jennifer Aniston, Joey Lauren Adams Çeşitli sinema sitelerinde okuduğunuz, aslında filmi izlememiş birinin hazırladığı besbelli bültendeki konunun aksine Brooke, eski erkek arkadaşı Gary’yi kendine tekrar âşık etmeye çalışan bir kadın falan değildir. Aksine birlikte yaşadığı erkek arkadaşı ile aynı evde yaşayan ve onu evden atamayan, kendisi de gitmemeye kararlı bir kızcağızdır. Ve eski çift, evden çıkanı belirlemek için hayatı birbirlerine dar etmeye başlar. İlk yarısı komik, ikinci yarısı duygusal, kimine göre harika, kimine göre bayat, tam da tahmin ettiğiniz gibi bir romantik komedi işte. IMDb puanı 5.8. IMDb | Resmi Sitesi The Dark / Karanlık Yönetmen: John Fawcett Oyuncular: Sean Bean, Maria Bello, Richard Elfyn, Maurice Roëves Kocası James’ten ayrı yaşayan Adelle, tekrar birleşme umuduyla yanına gider, ancak kızları Sarah boğulur. Filmimiz hiç original olmayan bir korku filmi olduğuna göre aynen Sarah’a benzeyen ve 60 yıl once öldüğünü söyleyen bir kızın onları ziyaret etmesi için çok beklemeye gerek kalmayacaktır. Özellikle sonu sanki pek aceleye gelmiş. IMDb puanı 5.3. IMDb | Resmi Sitesi 18 Ağustos Garfield 2 Yönetmen: Tim Hill Oyuncular: Bill Murray, Breckin Meyer, Jennifer Love Hewitt, Billy Connolly Garfield İngiltere’de. Çaresizliğin bu noktaya geleceğini düşünemezdik ama gelmiş işte. Kraliyete kadar el uzatan pisi, hâlâ korkutucu bir animasyon şeklinde. Garfield karakterinin tüm saygınlığına rağmen tam bir çocuk filmi havasında yapılmış. Anlamadığımız ise bu kadar korkutucu bir animasyon izleyen çocukların gerçekten eğlenebilecek olduğunun sanılması. Garfield’e ses veren Bill Murray yine paraya sıkışmış anlaşılan. IMDb puanı 4.8. Bu ay uzak durmanızı önerdiğimiz film. IMDb | Resmi Sitesi 25 Ağustos Arsene Lupin Yönetmen: Jean-Paul Salomé Oyuncular: Romain Duris, Kristin Scott Thomas, Pascal Greggory, Eva Green Eski filmler yaz aylarımızı doldurmaya devam ediyor. Bu da 2004 yapımı. Arsen Lupen, bildiğiniz üzere beyefendi bir hırsız. Ancak bu macerada kendini bir takım cinayetlerin şüphelisi olarak buluyor. IMDb puanı 4.9 ama bizce daha iyisini hak ediyor. IMDb | Resmi Sitesi Over the Hedge / Orman Çetesi Yönetmen: Tim Johnson, Karey Kirkpatrick Oyuncular: Bruce Willis, Garry Shandling, Steve Carell, William Shatner Bir çete dolusu hayvan, kış uykusundan uyandıklarında ormanlarının bir banliyö haline geldiğini görürler. Aslında enteresan bir gerilim filmi de çıkabilirmiş, ama bunun yerine sevimli bir DreamWorks animasyonu yapılmış. Bu ayın iyilerinden. IMDb puanı 7.3 ve Avril Lavigne de filmi seslendirenlerden. IMDb | Resmi Sitesi
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
|
Herkes, Biri, Herhangibiri ve Hiçkimse adındaki dört kişi hakkında. Yapılması gereken çok önemli bir iş vardı ve Herkes, Birinin bunu yapacağından emindi. Aslında bu işi Herhangibiri de yapabilirdi. Fakat Hiçkimse yapmadı. Bunun üzerine Biri çok kızdı, çünkü bu Herkesin işiydi. Herkes, Herhangibirinin bu işi yapacağını düşünmüştü, fakat Hiçkimse, Herkesin yapmayacağını bilmiyordu. Sonuçta Herhangibirinin yapacağı bir işi Hiçkimse yapmadığı için Herkes, Birini suçladı.
Ayrışık..
Son Yorumlar
sex erkeği sex erkeği katılmıorm pi sayısı bir gurup kurmak ve ilk ler olmak yasamin icinde günesin ortasinda olmak icin ileriye cikin! el falı selamlar Kaykay bilemiyorum
Sayfayı yazdır!!
Karışık! 10 Konu!
1 - Murphy's Kanunları
2 - Üstümüz başımız punk
3 - FB neden? Büyük GS'den!
4 - Hollywood'dan sözler!
5 - Bir öğrenci evinin anatomisi..
6 - Tarihin En İlginç İntiharı!
7 - "Kızlık zarı intikamı" Oha artık!
8 - Dünyanın 7 harikası..
9 - Dünyanın uzaydaki gözü: Hubble!
10 - Bir Cem Yılmaz Klasiği!
Müzik İle ilgili..
1 - Punk Hakkında
2 - Bob Marley! Hakkında
3 - Nelly Furtado Hakkında
4 - NU-Metal Hakkında
5 - Fort Minor Hakkında
6 - Artic Monkeys Hakkında
Uzay ile İlgili..
1 - Uzay Fotoğrafları
2 - Uzaya Asansör yapıl..
3 - Uzayın Sonu mu?
4 - Manyetik Fırtınalar
5 - Buff Uzayda!!
6 - Uzayda Son Durum
Bilim Kurgu Haberleri..
1 - Bilim Kurgu Haberleri..
2 - Bilim Kurgu Dünyası..
3 - Doğa ve Hayvanlar Alemi..
4 - Dünyadan Toplama -1-
5 - Dünyadan Toplama -2-
6 - 13. Cuma Laneti!
|