Ağustos 16, 2006 - Graffiti ve Breakdance - Graffiti SANATI!!
Graffiti ve Breakdance
Evet, hip hop
bilgilerimizi tazelemeye kaldığımız yerden devam ediyoruz. Geçen
yazımızda hip hop kültürünün DJ'ing ve rap ayaklarından bahsetmiştik.
Şimdi de graffiti ve breakdance ekollerine geçiş yapalım.
Graffiti'nin
başlangıcına dönmek için taa eskilere, çok eskilere gitmek gerek. Eski
Mısır'da yolculuğa çıkanlar geçtikleri yerlerin duvarlarına adlarını ya
da resimlerini çizerek iz bırakırlarmış. O zamanlar adı bu olmasa da
işte size ilk graffiti. İnsanoğlu Mısırlılar'dan bu yana geçtiği
yerlere imzasını bırakmaya devam etmiş. Duvara yazı yazma, insanın
şehire, dışarıya kendinden bir iz bırakma isteğinin bir uzantısı
elbette. Ve insanların yaşam mekanını sadece güzel eviyle sınırlamayıp,
sokakları da yaşam mekanı olarak gördükleri ülkelerde graffiti sanatı
çok daha yaygın. Bizde ise ara sokaklarda rastlanınca şaşırtan tek tük
graffitinin dışında pek fazla bir şey olmamasının deşmek
istemeyeceğimiz nedenleri vardır. Sık sık rastladığımız, genelde kırık
bir Türkçe'yle yazılmış "buraya çöp döken eşektir!" türü uyarı
yazılarını da graffitiden saymıyoruz. Gelelim şimdi
bildiğimiz haliyle graffitinin çıkış yeri olan Amerika'ya. Konumuz hip
hop kültürü ama graffiti sanatı 60'lı yıllarda iki ayrı grup tarafından
kullanılan bir yöntemdi. Politik gruplar görüşlerini belirtmek için,
sokak çeteleri ise hükmettikleri bölgeleri belirleyip herkese duyurmak
için sokak duvarlarına imzalarını bırakmaya başladılar. Coolbread ve
Cool Earl adında iki genç isimlerini duyurmak ve kamuoyunda ilgi çekmek
için bombing (bombalama) diye de bilinen şehrin tüm duvarlarına
isimlerini yazma işlemini ilk uygulayan iki kişi.
Graffitinin
şehir duvarlarından metrolara, yani underground'a inmesi ise ulak
olarak çalışan ve bu sebeple sık sık metroyla yolculuk eden TAKI-183
takma adıyla tanınan Yunanlı bir gencin oradan oraya haber taşırken
sprey boyalarla metroların üzerine adını yazmasıyla başlamış. TAKI bu
gencin adı yerine kullandığı bir kısaltma, 183 ise yaşadığı caddenin
adıymış. Çoğu metro istasyonunda rastlanan bu ad herkesin ilgisini
çekmiş. Benzerleri olan JULIO 204, FRANK 207 ve daha birçoğu metrolara
isimlerini ilgi çekecek şekilde yazmaya başlamışlar. Bu isimler
çoğaldıkça, rekabet ortamının zorunluluğu olan farklı olarak öne çıkma
arayışları da başlamış. En ilgi çekici, en renkli yazı biçimini
kullanarak adını yazma uğraşı ortaya yepyeni stiller çıkarmış. Ve
böylece tag adı verilen graffiti yazarı imzasına
semboller, ilgi çekici resimler eklenmeye başlamış. Zamanla kullanılan
harflerin boyutları büyümüş, harflerin içi desenlerle süslenmeye
başlanmış, yaratıcılık sınır tanımamış. Şehrin her yerini kafasına göre
boyayan bu anonim sanatçılar medyanın da ilgisini çekmiş çekmesine ama
haklarında en fazla bir iki yazı yazılmış, geçilmiş. Graffiti bir
üniversite öğrencisinin ilgisini çekene kadar, underground sanatçılar
tarafından icra edilmeye devam edilmiş. Hugo Martinez adlı öğrenci,
graffiti'deki potansiyeli fark edip, United Graffiti Artists derneğini
kurmuş ve graffiti örneklerini bir sergide sanatsever kitlelere sunmuş.

Graffiti'nin hip hop
kültürünün bir parçası olmasın nasıl açıklıyoruz peki? Bu graffiti
yazarlarının çoğunluğu gettolarda yaşayan siyah ve Latin kökenli
gençlerden oluşmaktaymış. Bahsettiğimiz gizli hip hop partilerine katılan gençler bu ambiyansı
sokağa taşıyıp kendilerini göstermek için her yere imzalarını atmaya
başlamışlar. Graffiti evlerde saklı kalmayıp tüm şehre yayıldığı için
hip hop'un yayılmasında ve tanınmasında en etkili yol olmuş.
Graffiti'nin ilgiyi
kendine çekmek ve sesini duyurmak için etkili bir yol olduğu
anlaşılınca, duvarlara, metrolara yazılanlar sadece tag'lerle sınırlı
kalmamış; graffiti adeta içini dökerek yaratıcılığını sergilemenin yolu
olmuş. Gerçekten de graffiti'nin yoğun olarak uygulandığı şehirlerde
her d uvarda
bir sanat eserine rastlamak mümkün. Tabii Amerika'da graffiti'nin şehir
düzenini ve göz zevkini bozduğunu düşünenler de var. Bir graffiti
eserinin ömrü bu sebeple çok uzun olamıyor ama silinenin yerine çok
kısa zamanda bir yenisi ekleniyor. Şehir aktivizminin önemli bir
parçası olan graffiti hala bir sanat dalı olarak kabul edilmiyor ama bu
graffiti sanatçılarının pek de umrunda değil. Onlar kendi gruplarını
kurup anonim kalmaya devam ederek izlerini şehrin muhtelif yerlerine
bırakmaya devam ediyorlar. Graffiti çevrelerinde tanınmak ve isim
yapmak için öncelikle işin erbaplarıyla tanışıp onların yanında
çömezlik yapmak gerekiyor. Bu grupların içinden yetişip yavaş yavaş
adını duyurmaya başlayanlar da kendi gruplarını kuruyorlar. Hatta
dünyanın dört bir yanından graffiti sanatçıları, ünlülerle tanışmak ve
onları iş başında izleyip feyz almak için Amerika'ya, graffitinin
anavatanı Bronx'a geliyormuş. Çoğumuzun bu sanat eserlerini canlı görme
şansı yok ama internette dünyanın her yerinden graffiti örneklerini
içeren devasa siteler mevcut. Bizim önerilerimiz ekosystem ve B-Boys.
Sonuncusunda sadece graffiti değil, genel olarak hip hop kültürüyle
ilgili bol faydalı bilgi, hip hop sampleları, linkler ve de duvarlara
yazmak için yeterli tesisatı olmayanlara teselli olarak graffiti
fontları mevcut.
Biz
buradan Bronx'a ve hip hop bağlantımıza geçiş yapalım. Graffiti
harflerinin DJ'in ses sisteminden çıkan ritimin uyumuyla salındığını,
hareketliliklerini buradan aldığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Tıpkı
partilerde dans esen B-Boy'ların bedenleri gibi.
B-Boy şimdi nesli
tükenmiş olan, garip hareketlerle eğilip bükülen insanları tanımlamak
için kullanılan bir terim değil öncelikle. Her ne kadar breakdance
bizim için yüzlerce yıl öncede kalmış gibi olsa da, hip hop'un hala
devam ettirilen bir ekolü. Şimdi fark apoletli montların, kolları
dirseklere kadar sıyrılmış ceketlerin, omuzda taşınan piknik tipi
teyplerin revaçta olmaması. Yoksa breakdance hala kıvrıla kıvrıla
yoluna devam ediyor.
Dansın adının
breakdance olmasının sebebi, hip hop müziğinin temel öğesi olan
breakbeat'e uyumlu bir şekilde hareket edilmesi. Aynı müzik gibi dansta
da Bebop, Soul-Train, Funk gibi akımlardan etkilenme ve onları yeniden
harmanlama söz konusu. Tabii ki bunların üstüne yeni şeyler de
ekleyerek; kafanın üzerinde dönerek yapılan helikopter dansını ya da
birbirinin bedenine akım vererek kıvrılma yoluyla yapılan electric
boogie'yi daha önce kimsenin denemediği kesin. Bu zor hareketler bir
bakıma getto'da yaşayan ve pek bir şeye hakim olmasına izin verilmeyen
gençlerin kendi bedenleri üzerindeki hakimiyetlerinin bir ifadesi. Ve
onlar da sokaklara çıkıp dans ederek hip hop'un dışarı taşmasında etken
olmuşlar.
B-Boy'lar 1980'li
yıllardan itibaren sadece breakdance yapan gençlere değil, duvarlara
graffiti yaparken breakdance yapan, DJ'lik sanatıyla uğraşan ve rap'le
kendini ifade eden insanlara verilen ad olmuş. Hip hop kültürü böyle
böyle bu 4 ekolün hepsini kapsamış.
 |
80'lerde
breakdance kendi başına inanılmaz büyük bir dans hareketi haline
gelmiş. Ancak beyaz Amerikalı çocukların okuldan sonra karate kursuna
gider gibi breakdance kurslarına gitmeye başlamalarıyla, biraz
bozulmuş. Fazla popülerleşen her şeye olduğu gibi yavaş yavaş göz
önünden yok olmuş, ama bu yazıdan anlaşıldığı üzere kesinlikle ölmemiş. |
Breakdance'le ilgili daha fazla bilgi için ilk başvurulacak adres www.breakdance.com. Breakdance'e ilgi duyup da "yapamam hayatta" diyenlere iyi haber, sitenin şu bölümünde her breakdance hareketi yazılı ve uygulamalı olarak adım adım gösteriliyor.
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
Ağustos 16, 2006 - Okula hazırlık turları - Yaz bitti! Öğrencilik..
Okula hazırlık turları
Yaz
bitti diye sonsuz bir keder içinde misin? Tamam, eğlence dozajında
azalma olacağı kesin ama eğer kendini bu duruma fazla kaptırırsan
sahici bir depresyonun kapılarını aralayabilirsin. O halde gel, tatil
bitti diye üzülmek yerine okul döneminde hayatına anlam katabilmek için
neler yapabileceğine odaklan. Bunun için de öncelikle yazımızı oku.
İçinden üç tane işine yarar şey çıksa kârdır değil mi?
Pırıl pırıl güneşli tatil günlerinden
sonra sonbahar yaprakları ve ders kitabı yaprakları arasında gezinmenin
biraz motivasyon düşürücü olduğunu kabul ediyoruz. Ama hayatın her
zaman günlük güneşlik olmadığını söyleyen birilerine rastlamışsınızdır
sanırız.
Motivasyon kelimesini cümle içinde
kullanabiliyoruz ama anlamını biliyor muyuz tam olarak, orası meçhul.
Motivasyon, organizmayı (mesela seni) belli bir davranışa (mesela okula
gitmeye) iten, bu davranışın ne kadar güçlü ve etkili olacağını (sabah
yataktan kolay kalkıp kalkamaman gibi) belirleyen, sonrasında
davranışın devamını sağlayan çeşitli iç-dış sebepler ve bunların nasıl
bir mekanizmayla işlediği ile ilgili bir kavram. Motivasyon
sağlayıcılar (mesela okulda hoşunuza giden birinin olması), yani
motivler (yani hoşunuza giden kişi), hedefe yönelik bir davranış için
gerekli süreci başlatır, ilerlemesini sağlar ve devamını getirirler
(yani okula gitmek için sabah erken kalkmayı alışkanlık haline getirmek
ve ev halkını dehşete düşürmek gibi). Yani, motivler bir yandan
davranışı yönlendirirken, bir yandan da organizmayı daha canlı ve
hareketli tutar (yani etrafındakilerin senin neden bu kadar neşeli
olduğunu sorup durmasını sağlar).
Okulların, kadrolarında bütün öğrencileri
motive edecek “hoşa giden kişi” bulundurma zorunlulukları olmadığına
göre iş başa düşüyor diyebiliriz. Zaten böyle geçici dış etkenlere
güvenmek yerine kendi iç motivasyonunu sağlaman daha önemli. Bunun için
yapabileceğin bazı şeyler var:
Hızını ayarla:
Gerçekçi olalım, kızgın kumlardan serin sulara atlama hızınla okula
koşma hızın birbirini tutmayabilir. “Daha en baştan okula gitmek canım
istemiyor, sonra ne yapacağım?” diye düşünmeye başlamayı aklından bile
geçirme, boşuna zihnine bu düşünceyi sokma. Kendine karşı insaflı ol.
Gün geçtikçe alışacaksın, alıştıkça performansının arttığını
göreceksin. Tabii ki bilinçli bir şekilde en baştan işi sıkı tutarsan.
Yaz: “Söz
uçar, yazı kalır” diye boşuna dememiş atalar. Araştırmalara göre
insanlar istedikleri şeyleri yazıp bir de gözlerinin devamlı göreceği
bir yerlere asarlarsa kendilerini psikolojik olarak daha güçlü
hissediyorlar.
Sen de kendinle yazılı bir anlaşma yap ve
çalışma masana, buzdolabının üstüne, yatağının başucuna, aynana, artık
nereye en sık bakıyorsan kâğıdını oraya yapıştır. Bu sene notlarını
yükseltmeyi mi hedefledin? Kâğıdına kocaman harflerle “Notlarım bu sene
depara kalkacak!” yaz, as.
Gör: Sene
sonunda bütün notların yüksek olduğu bir sonuç belgesi istiyorsan, bunu
sık sık hayalinde canlandır. Mucizevi bir şekilde işe yarayan bir
yöntemdir bu. Belgeni eline aldığını, notlarına bakıp havalara uçtuğunu
gör. İstersen çok mutlu göründüğün bir fotoğrafını alıp onun yanına
yüksek notların olduğu bir sonuç belgesi resmi çiz, kolaj yap, yazılar
yaz. Bunlara bakmak ve kafanda olayları bu şekilde canlı görmek,
bilinçaltını dürterek seni çalışmaya zorlayacak.
Kendine ödül ver:
Normal şartlar altında ödül almayı istemeyen bir insan evlâdı
düşünemiyoruz. Ama işte, her iyi şey yaptığında sana ödül verecek
birileri yok ne yazık ki etrafında. İş başa düşmüş durumda, mecburen
kendi kendini ödüllendireceksin.
Özellikle okulun ilk zamanlarında buna
daha çok ihtiyacın olacak. İlk haftayı düzgün bir şekilde atlattın mı?
Kendini ödüllendir. İlk sınavın iyi mi geçti? Kendini ödüllendir. Tabii
abartırsan ödülün de pek kıymeti olmaz. İstediğin bir CD’yi almak,
sevdiğin diziyi izlemek, arkadaşlarınla hafta sonu kaçamağı yapmak gibi
ödüllerden bahsediyoruz.
Plan program yap:
Bu lafı ne kadar duyarsan duy asla hayata geçirmeyenlerden misin? Bu
sefer kendini şaşırtmaya ne dersin? Hayatın ne kadar kolaylaştığını bir
defa görürsen sonrası tereyağından kıl çeker gibi gelecek. Kendine
özellikle zor bulduğun dersleri çalışabilmek için günlük, hatta saatlik
programlar yap. Bol bol post-it kullanmaktan çekinme. Biz çok faydasını
gördük! Ayrıca öncelik sıralaması yapmak da çok işe yarar. “Acil –
önemli” dengesini aklında tutar, rutin ders çalışma, ödev ya da proje
tamamlama, sınava hazırlanma gibi işlerini bir sıraya koyarsan daha
rahat olursun.
Rahatla:
Kendini sıkıntılı ve kaygılı hissettiğin zamanlarda ara ver! Arkadaşını
ara, hafta sonu için program yap, sevdiğin sit-com’u izle, bir şeyler
atıştır. Ama hatırla, bunu ne kadar sık yaparsan işe yararlığı o kadar
azalır. Kendine bahane bulma konusunda uzmanlaşmamaya bak.
Biliyoruz, her yerde bunlara benzer şeyler
okuyorsun ya da duyuyorsun. Bunların işe yarayıp yaramayacağı konusunda
da şüphelisin. Hak veriyoruz, kimse başında durup işleri doğru yapman
için seni zorlayamaz. Bu konuda tek yetkili kişi sensin, kendi kendini
doğru yönetmek de senin elinde. Kendini şaşırt ve bu yıl her
zamankinden daha verimli bir sen ol. Bakalım nasıl hissedeceksin...
Haydi kolay gelsin!
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
Ağustos 14, 2006 - Kafiye alarmı Jay-Z Geliyor!! - Hip Hop
Kafiye alarmı
Popçularla metalcilere gösterilen şefkat, hip hop’cılara gösterilmiyor. Siz de farkındasınızdır, şöyle dünya çapında meşhur kimi izledik 50’den beri? Bu şikâyetlerimize katılanlardansanız, ilacınızı 17 Eylül’de alıyorsunuz, Jay-Z geliyor. Üstelik 18 yaş sınırı olmayan bir konserle!
Jay-Z’nin canlı performansının çok başarılı olmadığı, özellikle yaşından dolayı önceki yıllardaki kadar güçlü söyleyemediği, bu sene dedikodu şeklinde konuşuluyor. Ama umurumuzda mı derseniz hiç mi hiç değil gerçekten de. Koskoca Jay-Z geliyor, bir de üzerine ukalalık yapacak halimiz yok. Brooklyn’de doğan Jay-Z’nin öyküsü, tipik fakirlikten zenginliğe giden başarı hikâyesi.On iki yaşında babası tarafından terk edilen, liseden terk, uyuşturucu sattı diye başı belaya giren siyahi bir gencin gün gelip de son on yılın en başarılı rapper’larından biri olması, bununla da yetinmeyip son yılların en başarılı hip hop plak firmalarından biri olan Def Jam’in başına geçmesi, kolay kolay rastlanabilecek bir hikâye değil. Hatta bazıları onu tüm zamanların en başarılı rapperı olarak görüyor. Jaj-Z’nin bu kadar sevilmesinin sebebi, benzetmeleri çekinmeden kullanması bir de söylediği anda şarkı uydurabilmesi. Hatta “The Blueprint”i iki günde yazdığını söylüyor. Peki bu başarının karşılığı nedir? Dünyanın en beğenilen kadınlarından biriyle (Beyonce tabii ki) birlikte olmaya ve aşağı yukarı 300 milyon dolarlık bir servete ne dersiniz? E peki Jay emekli olmamış mıydı? Evet, 2003’te Madison Square Garden’da bir konser verip emekli oldu. Ama ismi gündemden hiç düşmedi farkındaysanız? Şimdilerde Gnarls Barkley’in yarısı olarak gördüğümüz Danger Mouse ile mash-up albümü “The Grey Album”ü yaptı, Linkin Park ile “Collision Course”u çıkardı, Beyonce ile bol bol şarkı söyledi. Şimdi ise yeni bir albümle geri dönmeye hazırlanıyor ve hatta bir dünya turuna çıktı. İşte Türkiye konseri de bu turun bir ayağı. 17 Eylül Jay-Z İstanbul konseri, reFRESH’te (eski Maslak Venue) yapılacak. Kapılar 18:00’de açılıyor, bilet fiyatları 88 ile 33,5 arası ve dediğimiz gibi, 18 yaş sınırı yok.
|
|
Yorum (3) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
Ağustos 12, 2006 - Hangi dersi neden sevelim? Süper -2-
Hangi dersi neden sevelim?
Okula
dönüş zamanı geldi malum. Gelsin okul koridorlarında arkadaşlarla ders
arası muhabbetler, gitsin kantin turları. Tabii okul hayatı sadece
bunlardan ibaret olsaydı hayat daha kolay (ama bir yandan da boş)
olurdu; arada bir de derslere girmek gerekiyor.
Sizi bilmiyoruz ama olduğundan eminiz,
bizim favori derslerimiz vardı. Bazı derslere girerken diğerlerinden
daha bir canlı, daha bir kendimizden emin olurduk. Konuya daha bir
yakın hissetmek, anlatılanları kolayca anlamak, sınavda çıkacak
sorulara korkmadan bakmak içimizi rahatlatırdı. Bazı derslere girerken
ise öğretmen kaldırıp, durup dururken bir soru soracak diye
huzursuzlanmak, anlatılanları ilk seferde anlamak mümkün olmayacak diye
endişelenmek, anlamadığımızı açık etmeyi göze alıp sorular sormak ile
daha sonra işi kıvıran arkadaşlardan ufak bir ders daha almaya çalışmak
arasında bocalamak, dersten neredeyse soğumamıza neden olurdu. Oysa
şimdi, aradan zaman geçince duruma biraz daha dışarıdan, farklı bir
gözle bakabiliyoruz. Hele ki İnternet’in de varlığıyla işler ayrı bir
güzelleşti. Haydi duruma ders ders bakalım:
Türkçe - Edebiyat:
Güzel yazı, sayısız dilbilgisi kuralları, Divan Edebiyatı’nın ağır
anlatımı, bilimum şiirde şairin aslında neler demek istediği gibi pek
çok konu, bu dersin hiç de yabana atılacak durumu olmadığını
kanıtlıyor. Bazılarınız bu konularda doğal bir yeteneğe sahip olmamanın
sıkıntısını yaşıyor olabilirsiniz. Ama duruma şöyle bakın: İleride
hayatta en çok işinize yarayacak derslerden bir tanesi bu. Doğru
konuşamayan, yazamayan bir insan olmak yaşamın her alanında eksi puan
getirir. Oysa bunun tam tersi, insanı her ortamda başarıya yaklaştırır.
Hem bakın her an bir yerde yazılarınız yayımlanabilir. Bizim okuldayken
en iyi dersimiz boşuna mı buydu sanıyorsunuz? Ufak dilbilgisi tüyoları
için bakınız şu yazımız. İnternet desteği için de sadece şu adres bile yeter. Buradaki konular tüm müfredatı kaplar gibimize geliyor.
Matematik:
Onu çok sevenler de var, ondan çok korkanlar da. Bizim şahsi derdimiz
açıkçası en başta trigonometri idi. Sonsuz formüller, denklemler,
eşitlikler, açılar, pi’ler, hipotenüsler, bir dolup bir boşalan
havuzlar ortada uçuşurken rahat bir nefes almak kolay değil, kabul
ediyoruz. Ama gelin işi şöyle taa ilkokul sıralarında kesirler ve
kümelerle işe başladığımız zamandan ele alın. Aslında olay oldukça
keyifli, bir bulmaca gibi. Zor evet ama zorluğu, altından
kalkılamayacak türden değil. Bazılarımızın daha çok çalışması gerekiyor
sadece. Kaçmayıp işin üstüne giderek, bıkıp usanmadan soru çözerek
matematiğe yakınlaşabilirsiniz. Sevdiğiniz konular başta olmak üzere
(şahsen bizimki geometriydi) yılmadan çalışırsanız matematiği alt
edebilirsiniz. Farklı bakış açılarına kulak verin, pratik çözümleri
kullananlardan yardım alın. Matematiğin hayatta her daim işinize
yarayacağından emin olun. İleride tarihçi ya da trafik polisi bile
olsanız, matematiğin sağladığı analitik düşünme tarzı her daim sizi bir
adım ileri götürecek, inanın. Başımıza geldi, oradan biliyoruz. Ayrıca burası, burası ve burası işinize yarayabilir.
Tarih:
Biz tarih öğrenirken İnternet neden yoktu diye ahlayıp vahlıyoruz. O
zaman kitaplardan kuru kuru savaşları, antlaşmaları, krallarla
padişahları öğrenmeye çalışmazdık. Şimdi Pasarofça Antlaşması ile
ilgili bir Google taraması yapsak bir sürü sonuç çıkıyor. Tek kaynağa
bağlı olmamanın keyfini çıkarın.
Yalnız bundan bir iki sene sonra öğrenciler daha da şanslı olacak, siz
de bizim gibi derdinize yanacaksınız diye korkuyoruz, zira o zaman
dersler çeşitli filmler ve belgesellerle renklenecek, gazete
çıkarılacak, öğrencilerin kimi sahneleri canlandıracağı drama
çalışmaları yapılacakmış. Aslına bakarsanız tarihi sıkıcı ve sırf
ezbere dayanan bir konu gibi değil de heyecanlı bir roman gibi ele
alırsanız işiniz kolaylaşıyor, bizden söylemesi. Üstelik özellikle
yakın tarihi bilmek, şimdiki olayları değerlendirmede çok işe yarıyor.
Tarih bilmenin genel kültür anlamında da çok havalı bir tarafı olduğunu
herhalde inkâr etmeyeceksiniz. Eh, bir de bilgi yarışmasına
katıldığınızı düşünün; Osmanlı Devleti’nin Avrupa cephelerinde uzun bir
barış dönemine girdiği 1718 tarihli antlaşma sorulduğunda ne
diyeceksiniz? (Pasarofça diyeceksiniz tabii ki)
Kimya:
Elementler, bileşikler, maddenin özellikleri, çözeltiler, tablolar,
deneyler... Biraz karmaşık bir yapısı olduğunu kabul ediyoruz ama kendi
içinde bir bütünlüğü var ve mantığını anlayınca gerisi çorap söküğü
gibi geliyor. Kendinizi kimya konusunda sudan çıkmış balık gibi
hissediyorsanız mutlaka bu işi kıvıran bir arkadaşınızdan yardım
isteyin. Kendi öğrenciliğimize dayanarak söylüyoruz ki bilen
arkadaşlarla çalışarak kimya konusunda çok ilerleyebilir, kendinize
şaşabilirsiniz. Zevkli deneyler de var hem. Üstelik düşünsenize, kimya
hayatın her anında her an olmaya devam edecek. Kimse size molekül
incelemesi yaptırmayacak ama siz dünyaya daha farklı ve zengin bir
bilinçle bakabileceksiniz. Eh, bulmacalarda periyodik tablonun, kuzu
sesi ve Mısır tanrısından sonra en sık sorulan soru olduğunu da fark
etmişsinizdir. Buradan, buradan ve buradan faydalı bilgiler de alabilirsiniz.
Coğrafya: Ahh ah, bizim zamanımızda Google Earth
mü vardı? Sadece bu bile coğrafyanın eğlenceli hale gelmesini sağladı
bize göre. Coğrafya çalışasımız var yani, o kadar söyleyelim. Dereler
tepeler size düz gelsin, coğrafyanın içini dışını öğrenin. Üstelik
hayatta her zaman işinize yarayacağı en ayan beyan ortada olan
derslerden biri de bu değilse nedir? Eliniz değimişken buraya ve buraya da bakarsınız.
Fizik:
Lisedeki fizik öğretmenimiz içbükey ve dışbükey aynaları anlatırken
“içbükey aynalar sizin göbeğinize, dışbükey aynalar benim göbeğime
benzer” demişti. Böyle şeker bir öğretmenimiz vardı; sınavlarda çok zor
sorular sorar ama ucundan kıyısından doğru bir şeyler yazdıysanız
elinden geldiği kadar not da verirdi. Şimdi sizin durumunuz ne
bilmiyoruz ama fizik dersiyle arası hoş olmayan çok arkadaşımız var.
Oysa fiziği anlamak, dünyada olan biten pek çok şeyin sırrını ortaya
çıkarmak demek. 5. kattan düşen bir kedinin 2. kata yaklaşırken ne
kadar hızlanacağı, basketbolda pas verirken topu nereden sektirirsek
istediğimiz oyuncuya ulaşacağı, gökkuşağının nasıl bu yedi renge
büründüğü hep fizikle ilgili. Size destek olabilecek adreslerden
bazıları şu, şu ve şu.
Biyoloji:
Sizce de endoplazmik retikulum çok sevimli değil mi? Tabii ki tek
başına koskoca dersi sevdirecek kadar değil ama... Peki ya DNA sarmalı?
Tamam tamam itiraf ediyoruz, biyoloji en sevdiğimiz derslerden biriydi.
Ama şunu söylememize izin verin: Yunancada biyoloji kelimesi, “yaşam
bilimi” anlamına geliyor. Direkt olarak varlığımızla ilgili şeyleri
öğreniyoruz bu derste. Bir özelliği de sayısal ve sözel derslerin
kesiştiği bir noktada olması. Düşünsenize, fizik kadar sayısal değil
ama tarih kadar sözel de diyemeyiz. Enteresan bir konumu var. Hayat
boyu işe yarayacağı da kesin. Tamam, tarihin en eski geyiklerinden biri
olan “kurbağanın sindirim sistemini bilsem ne olur bilmesem ne olur”
sorunsalı bu dersten çıkmıştır ama bu bir istisnadır, konuların
çoğunluğu birebir hayatın içindendir. Üstelik genetik bilimi de
biyolojiden kaynağını alır ve biliyorsunuz özellikle hastalıkların
önlenmesi adına genetiğin ilerlemesi çok önemlidir. Biyolojiden zevk
almak kolaydır, yeter ki kendinizi bu fikre kapamayın. Ayrıntılı bilgi
için bakınız burası, burası ve burası.
İngilizce:
Kişisel ilgi ve sevgiyle birazcık desteklediğiniz zaman İngilizceniz
sular seller gibi akar gider. Kulağınızı bu dile açmak için altyazılı
İngilizce dizileri ve filmleri seyretmekten daha iyi bir yol
düşünemiyoruz. O altyazılara ihtiyacınız kalmadığı zaman gelince çok
mutlu olacaksınız, garanti veriyoruz. İngilizce şarkıları dinlerken
anlamak da cabası. Üstelik iş hayatında İngilizcenin ne kadar gerekli
olduğu da malumunuz. Eh, arada bir de yurt dışına seyahate gideceğinizi
düşünürseniz, Fransa hariç tüm dünya ülkelerinde İngilizce ile
yaşayabilirsiniz. Fransızlar bu konuda biraz gıcıktır, illa onların
dilini konuşmanızı beklerler. Eh, ona da o zaman bakarız. Bu arada
sayıca daha az olsa da Fransızca, Almanca, İtalyanca gibi Avrupa
dillerinin yabancı dil olarak görüldüğü liseler de var elbet. O zaman
da onun avantajını kullanın; İngilizceyi nasıl olsa öğrenmek zorunda
kalacaksınız büyük ihtimalle ama bu dillerden birini önceden bilmek
size artı puan kazandırır. Faydalı bazı adresler ise şu, şu, şu ve şu.
|
|
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
Ağustos 12, 2006 - Ders yılına sıkı başla! - Süper!
Ders yılına sıkı başla!
İşte
yine yaz bitti ve dersmiş, teneffüsmüş, sınavmış, sözlüymüş başlıyor;
yani kısaca okulların açılma zamanı geldi. Okulu sevmek hayli zor bir
iş, hele de tembel ama keyifli uzun yaz günlerinden sonra. Üstelik
biraz hızlı bitmedi mi? Daha yeni yeni alışmıştık tişörtlere,
sandaletlere, miskin uykulara, geç saatlere kadar oturmalara,
gezmekten, bilgisayara takılmaktan, televizyon izlemekten başka hiçbir
işimizin olmamasına.
Okulun ilk ayları hep zor geçer. Buna bir
de kışın karanlık ve kasvetli günleri eklenince sorunlar resmen
sıkıntıya dönüşür. Öyleyse öncelikle şöyle bir rahat nefes bir almalı,
sonra da okul için neler yapabileceğimize bakmalıyız.
Her
şeyden önce okulu bir zorunluluk olarak gördüğümüz sürece derslerin bir
tür Çin işkencesinden farklı olmayacağını bilmek lazım. Ama eğer
öğrenmenin aslında çok da sıkıcı olmadığını ve zaten çok da uzun
sürmeyeceğini, bir taraftan derslerden keyif de alabileceğimizi
düşünürsek, kış günlerinin kasveti de dağılıp gidecektir.
"Ne zaman, ne yapacağı belli olmayan
insanların günleri kısadır" diye bir söz etmiş birileri zamanında.
Tabii "Her an ne yapacağı belli olan insanların da günleri biraz sıkıcı
değil midir?" diye sorabiliriz karşılık olarak ama geleceğimiz mevzuu
bahis olduğunda her zaman uyarıları göz önünde bulundurmakta fayda var.
Öyleyse okul dönemlerinde mümkün olduğunca programlı olmamız işlerimizi
çok kolaylaştıracaktır.
Nasıl mı?
1. Çalışmaya her zaman sevdiğin derslerden başla, sevmediklerini aralara sıkıştır, zamanla onlara da alışmaya başlayacaksın.
2. Kendini belirli
saatlerle kısıtlama. Örneğin "18.00-19.00 arası tarih çalışacağım"
deme. Bunun yerine "Bugün bir saat tarih çalışacağım" gibi geniş bir
zaman dilimi seç. Böylece kendini kafese konmuş gibi hissetmez,
motivasyonunu kaybetmezsin. Ama "Vakit var, nasılsa çalışırım" diyerek
de kaytarma!
3. Çalışmaya 10-15
dakikalık aralar vermen tabii ki süper bir fikir fakat bu süreyi sakın
televizyona takılarak geçirme, derse geri dönmen mümkün olmayabilir.
Onun yerine bir şeyler atıştır, müzik dinle, arkadaşını ara,
e-postalarına bak. Ama ne yaparsan yap kendine koyduğun sürenin sonunda
mutlaka masanın başında ol!
4.
Çok klasik bir öneri gibi gelebilir, ancak yatmadan hemen önce göz
ucuyla şöyle bir notlara bakmanın mucizevi bir etkisi var, uzmanlar
uyumadan önce öğrenilen bilgilerin akıldan çıkmadığını söylüyorlar.
Ayrıca tarafımızdan daha önce denenmiştir, garanti verilir.
5. Programa başladın ama
kısa bir süre sonra "Aman neyse, bugün derste öğrendiğim İngilizce
yeterli, yarın bir ara bakarım" gibi sapmalar başladı. İşte bu çok
tehlikeli. Eğer kontrol altına alabileceğinden eminsen arada başını
dinleyebilirsin tabii ki ama bu tür kaçamaklar sonradan alışkanlık
haline dönüşüyor ve sınav zamanı ciddi karın ağrısı yapıyor, ona göre!
6. Bir çalışma alanın
olsun. Bu ille de masa olmak zorunda değil. Evdeki bir kanepenin köşesi
de olabilir. Çalışma alanını, çalışmaktan başka bir şey için kullanma.
Bir süre sonra o alanın içine girdiğinde, konsantrasyonunun otomatikman
tavana vurduğunu göreceksin. Yapalımlar – Yapmayalımlar:
Bir kere derslerde başarılı olmak körü
körüne ders çalışmakla doğru orantılı değil. Her şeyden önce keyif
aldığın uğraşlarına da zaman ayırabilmelisin. Yaşadığımızı ve nefes
aldığımızı ancak böyle hissedebiliriz, yoksa her şey okul demek değil.
Bir taraftan düzenli bir şekilde dersleri yürütürken, diğer taraftan
basketbol oynayabilir, resim-heykel kurslarına katılabilir, tiyatro
faaliyetlerine başlayabilir, bol bol kitap alıp okuyabilirsin.
Demek
ki şu hem derslerde başarılı olup, hem de sosyal yönleri pek bir faal
olanların, programlı olmalarının dışında başka sırları da var:
Kendin için çalış:
İnsanın kendisinden sürekli bir şeyler beklendiğini hissetmesi
genellikle suçluluk ve güvensizlik yaratır, bu da kısa sürede pes
etmesine sebep olur. O yüzden başkalarının senden ne beklediğini
düşünmeden ve hiçbir şeyi zorunluluk olarak görmeden çalış.
Sakın ezberleme:
İşin kolayıymış gibi görünür ama aslında ezberlemek çok nankör bir
yoldur. Hem zamanını alır hem de kısa süre sonra seni başladığın yerde
bırakır. En iyisi okuduğunu anlamayı ve kavramayı dene.
Sınavları gözünde büyütme:
Yine çok klişe olacak ama her şeyi sınav gecesine bırakırsan yıl
sonunda çuvallayan sen olursun. Bu konuda yapacağın tek şey sınav
tarihini öğrendiğin günden itibaren çalışmalarını günlere yayman ve
sınav gecesi de herkes kâbus içinde sabahlarken, son bir kez göz atıp
erkenden yatıp uyuman.
Kıyaslama:
Hiç bir zaman arkadaşlarının veya kardeşlerinin senden daha başarılı
olup olmadıklarını düşünme. Bunun sana hiç bir faydası yok, sadece
kendini mutsuz ve çaresiz hissetmene sebep olur. Senin tek rakibin
kendinsin!
Aktif ol:
Bu da yıllardır söylenir. Ama ne yazık ki haklılar. Derslere katıldığın
ve sorular sormayı denediğinde garip bir şekilde o dersi sevmeye
başladığını ve anlaşılmayacak hiçbir şey olmadığını göreceksin.
Kendini ödüllendir:
İyi ders çalıştığını hissettiğin her zaman kendine küçük de olsa bir
şeyler al, ne zamandır istediğin CD, kitap, dergi, hatta en sevdiğin
çikolata bile olur. (Pavlov sistemi de diyebiliriz buna :)
Gelelim işin en eğlenceli kısmına: İnternet!
Artık
ödevler ve araştırmalar çok daha kolay, önünde kocaman bir dünya var,
üstelik bir parmak uzaklıkta. Bizim gözümüze çarpanlar şunlar oldu:
www.akampus.com: Üniversite yaşamına dair keyifli bir site.
Öğrenciler için ders notları, yorumları, not ortalama hesapları gibi
hizmetler veren sitede ayrıca kampuslardan güncel haberler, çeşitli
aktivite duyuruları ve kulüp tanıtımları da var. Bir de üniversite
tercihi yapmak isteyen gençler burada birçok üniversitenin linkini de
bulabilirler.

www.dersisteyen.com: Bu da ÖSS’ye hazırlık için hazırlanmış son derece başarılı bir site.
Sınava hazırlananlar için faydalı bilgiler, meslek seçimi üzerine
öneriler ve geniş kapsamlı bir soru bankası mevcut. Bunun dışında
matematikten Türkçe’ye, İngilizce’den İspanyolca’ya kadar pek çok
konuda herkese Boğaziçi mezunu öğrencilerden ders verme hizmeti de var
ki ilgilenenlere duyurulur.

www.kimyaokulu.com:
Diğer bir arıza ders: Kimya. Ama artık onun da kolayı var. kimya ile
ilgili aklına gelebilecek veya takılabilecek her şeyin cevabı burada. Radyoizotop mu dedin? Ya da elementlerin resimlerini mi arıyorsun? Yoksa deney mi yapmaya karar verdin? Hepsi, hatta daha fazlası var. Ayrıca detaylı bir kimya terimleri sözlüğü de bulunuyor.
www.egitim.com: Buraya bakmadan geçmek olmaz. Eğitimle ilgili pek çok şeyi burada
bulmak mümkün. Pratik bir sayfa kullanımı sunan sitede ödev yardımcısı,
ders çalışma yöntemleri, yurtdışı eğitim olanakları, eğlenceli
etkinlikler, fıkralar, hobiler olduğu gibi aynı zamanda gençlere ve
velilere rehberlik hizmeti de bulunuyor.
www.kpds.4t.com/index.htm: Burası da yabancı dil sınavlarının bulunduğu bir site.
TOEFL ve KPDS’ye hazırlananlar mutlaka bakmalı. Eğer ileride
yurtdışında okumak gibi bir niyetin varsa mutlaka senin de girmen
gereken bu tür bir sınav olacak, istersen şimdiden ne sorduklarına
bakıp erken hazırlığa başlayabilirsin.
* Eğer yabancı dilde eğitim veren bir okulda okuyorsan ya da en azından İngilizce biliyorsan şu linkler de işine yarayabilir:
www.schoolwork.org: Ah süper bi site.
Sayfaya girer girmez karşına konu başlıkları çıkıyor: Sanat, edebiyat,
tarih, sağlık, müzik, mitoloji, ne ararsan, hemen konuna tıklıyorsun.
Oldukça geniş bir arşivi var, aradığını bulamaman şanssızlık olur
doğrusu.
www.homeworkspot.com: Burada
son derece geniş bir bilgi arşivi var. Durduk yerde aklına takılan bir
sorunun cevabını burada bulabilirsin, örneğin yapraklar neden renk
değiştirirler gibi veya ülkelerin başkentlerini, bayraklarını öğrenmen
gerek, hemen buraya bakıyorsun, sorular ve cevapları karşında hazır.
Bunun dışında dönem ödevlerine yardımcı olabilecek hemen her konu için
geniş bir kaynak burada seni bekliyor.
starchild.gsfc.nasa.gov/docs/StarChild: Geleceğin bilimadamları için dört dörtlük bir site.
Üstelik pek sevimli bir dizaynı var. Uzay, güneş sistemi, galaksimizde
neler olup bittiği ve sürekli değişen ilginç soruları ile bir
girdiğinde kendini zor dışarı atabileceğin bir yer.
seds.lpl.arizona.edu/billa/tnp: Güneş sistemimizdeki gezegenler ve yıldızlarla ilgili detaylı bilgi edinmek istiyorsan burası aradığın yer. Bilimsel açıklamalarla birlikte mitolojik öyküler, sesler ve görüntüler de var.
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
Ağustos 12, 2006 - Lhasa: Sınırların ötesinde, evrensel, büyülü
Lhasa: Sınırların ötesinde, evrensel, büyülü
Her zaman ünlü pop ya da rock starlardan bahsedecek değiliz. Kimi zaman da ismini herkesin duymamış olabileceği müzisyenleri tanıtmalıyız ki işin zevki artsın değil mi? Çoğunuzun tanımadığını sandığımız ama tanırsa çok iyi olacağını düşündüğümüz nefis bir müzik insanından bahsedeceğiz: Lhasa de Sela ya da daha bilinen adıyla, kısaca: Lhasa.
Meksikalı ve Yahudi Amerikalı atalarından miras kanı damarlarında dolaşan Lhasa, New York doğumlu. Bu büyük şehrin Big Indian bölgesinde doğan Lhasa, geleneksel yapıdan hayli uzak olan ailesinin aynı yerde fazla kalmama ve hayat seni nereye götürürse oraya git prensibi dolayısıyla buradan kısa süre içinde ayrılmış. Okul otobüsünden bozma araçlarıyla ABD ve Meksika sınırları içinde yer alan çeşitli yerleri gezip durmuşlar. Aslen yazar ve öğretmen olan babası, inşaat işçiliğinden meyve toplayıcılığına kadar her türlü işi yapıyormuş. Annesi ise fotoğrafçıymış. Ebeveynleri ve kardeşleri ile birlikte yaptığı bu yolculuklar, Lhasa'nın geniş hayal dünyasını besleyen deneyimler olmuş. Babasının seçtiği Amerika ve Meksika yerel şarkıları, Latin, Arap, Doğu Avrupa ve Asya müzikleri de ileride çizeceği yolun kapılarını açmış diyebiliriz. Şarkı söylemeye, on üç yaşındayken San Fransisco'da bir Yunan kafesinde başlamış. Düşük tempolu Billie Holliday şarkıları ve Meksika ezgileriymiş tercihi. Kendi sesinin gücünü ve şarkı söylemenin onda uyandırdığı yoğun duyguları burada keşfetmiş. 19 yaşına geldiğinde yolu biraz kuzeye, Kanada'ya kaymış. Gitaristi ve yapımcısı Yves Desrosiers ile burada tanışmışlar. Beş sene boyunca birlikte Montreal'de çeşitli barlarda canlı performanslar sunmuşlar. Buralarda edindiği deneyim, onu 1998 tarihli ilk albümü La Lloronayı çıkarmaya kadar götürmüş. Aztek mitolojisinde yer alan bir denizkızı karakteri çevresinde şekillenen, geleneksel Meksika müziğinden alternatif rock'a kadar çok çeşitli tınıları sentezlediği bu albüm, Lhasa'ya hak ettiği ün ve başarıyı getirmiş. Bu gizemli ses, yürek burkan melodiler ve ilginç hikâye, dünyanın pek çok yerinde ilgi çekmiş ve albüm tahminlerden çok fazla satmış, platin plak derecesine ulaşmış. Felix Award'da ve Juno Award'da "En İyi Evrensel Müzik Sanatçısı" olarak ödüllendirilmesi de cabası! Birkaç yıl boyunca grubu ile birlikte Avrupa ve Kuzey Amerika'da turnelere çıkan Lhasa'nın seyircisiyle iletişimi ve sahne performansı da eşsizmiş. Gelin görün ki bu turlar sonrasında enteresan bir karar almış Lhasa: Müziği bırakmak ve Fransa'daki üç kız kardeşinin yanına giderek sirkte çalışmak! Çocukluk rüyası olduğunu söylediği bu işi, 1999 yazında "Pocheros" isimli bir şov düzenleyerek hayata geçirmişler ve hep birlikte bir tura çıkmışlar. Tabii ki kanına müziğin bu kadar derinden işlediği biri için müziği bırakmak, bunu söylemek kadar kolay olamaz. Durum bu olduğu için Lhasa tekrar şarkı yazmaya başlamaktan kendini alamamış. Tindersticks'in "Waiting for the Moon" albümüne bir düetle konuk olmuş. Bir süre sonra Kanada'da eski bir liman kenti olan Marseille'ye gitmiş ve yeni şarkıları için çalışmaya başlamış. 2002'de Montreal'e dönerek, ilk albümünde birlikte çalıştığı François Lalonde ve Jean Massicotte ile buluşmuş ve ikinci albümü "The Living Road"u 2003'te çıkarmışlar. Bu albüm, hayatı yola benzetme kavramı etrafında şekillenmiş. Nereye giderse gitsin kendini evinde hissetmesini sağlayan güce adamış şarkılarını. Çocukluk ve gençliği göçebe kıvamında süren bir insan için doğal bir sonuç değil mi? Lhasa: Sınırların ötesinde, evrensel, büyülü Bu arada ilk albüm, içindeki şarkılar İspanyolcaya çevrilerek yeniden raflardaki yerini almış. İkinci albümünde İngilizcenin yanısıra Fransızca ve İspanyolca şarkılar olması da onun evrensel müzisyen kimliğini güçlendiriyor zaten. Bir yanda çekingen ve sakin bir yanda cömert ve bilge bir tavır taşıdığı konser performanslarında hemen belli olan Lhasa, seyircisi ile bir bütün olabilmeyi başaran sanatçılardan. Şarkılarının her birinin kendi başına bir öyküsü var ve dahası, Lhasa bunları konserlerinde kendine özgü tatlılığıyla anlatıyor izleyicilere. Gittiği ülkenin dilini öğreniyor bir parça, oranın geleneksel enstrümanlarına ilgi gösteriyor, yeri geliyor bunları konserlerine malzeme ediyor. 2005'teki caz festivali kapsamında düzenlenen İstanbul konserinde de bunların tadını aldı Lhasa severler. Evet, şarkıları genellikle acılı, melankolik, dramatik ama asla mızmız, insanı süründüren tipte değil. Tam tersine umutlu, heyecanlı, tutkulu ve içten. Hangi türe sokacağınızı bilemediğiniz, dünyanın hangi parçasına ait olduğunu kestiremediğiniz, Küba'dan da gelmiş olabilir Balkanlardan da, Fransa kökenli de olabilir Ortadoğu da diye düşünebileceğiniz şarkıları müziğine daha bir zenginlik ve renk katıyor. Müziğini bir kategoriye sokamıyorsunuz ama önemli olan şu ki kendinizi çok iyi hissediyorsunuz. Lhasa'nın sesi genizden geliyor ama yumuşak ve kadife gibi, kısık ama güçlü de bir yandan. Söylediği her dili anlam ve aksan olarak iyice kavramış. Müziğin ona her zaman ilham verdiğini, onu yalnızlıktan kurtardığını ve diğer insanlar tarafından derin bir düzeyde anlaşıldığını hissettirdiğini söylüyor. Lübnan'da yaşanan acıyı derinden paylaşan ve ülke halkına bir nebze olsun yardım edebilmek ve ümit verebilmek için yardım konseri düzenleyen Lhasa'nın sınır tanımayan kişiliği, sesine ve yazdığı sözlere de yansıyor, onları zamansız ve mekânsız kılıyor. Eski Fransız şansonlarından İspanyol kökenli flamenkoya uzanıyor şarkılarının ritimleri. Hayatta aslında hiçbir şeyin kendini tekrar etmediği, onu bir yerden sadece tek kez geçtiğiniz bir yol olarak düşünür ve yaşarsanız nasıl özgür kalabileceğiniz ve hiçbir şeyin aslında sıradan olmadığı felsefesi üzerine müzik yapan Lhasa, yeni şeyler denemeye açık müzikseverler için eşsiz bir kaynak. Bize kalırsa kaçırmayın.
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
Ağustos 9, 2006 - Sanal müze bileti..
Sanal müze bileti..
Dünyanın
her yerinde müzeler ve sanat galerileri var. Bunların bazıları çok
önemli sanatçıların eserlerini barındırmaları sebebiyle ayrı bir ilgiyi
hak ediyorlar. Kaç tanesini gezme şansımız olur hayatta, orası meçhul. Maden öyle en iyisi dünyadaki çok özel müzeleri kısaca tanıtalım ve
sanal ortamda da olsa içlerindeki güzelliklere ulaşabileceğiniz
adresleri verelim. Hiç yoktan iyidir, değil mi?
Louvre
Dünyanın en büyük ve muhtemelen de en
bilinen sanat müzesi olan Louvre, malûmunuz olduğu üzere Fransa’nın
başkenti Paris’te yer alır. Gezme şansına erişmiş olan en azimli insan
evlâdının bile müzedeki her eseri görmüş olması olanaksıza yakındır.
Zira müzenin her yerini lâyığıyla gezmeye kalksanız bir ay gibi bir
sürenin geçeceği söyleniyor.
İlk hevesle elinizde kitapçık, her
gördüğünüz sanat eserinin hakkını vermeye çalışmanız çok normal olsa da
gerçekçi bir yaklaşım değil. Zaten zaman geçtikçe daha çok şey görmek
umuduyla koşarak dolaşmaya başlamanız çok beklenen bir davranış.
Müze o kadar büyük ki kapıdan girerken
aldığınız biletin geçerliliği 1 tam gün. Arada eğer bayılacak gibi
olursanız dışarı çıkıp, yemek yiyip geri dönebilirsiniz. Bu kadarını
onlar düşünmüş düşünmesine ama sizin değerli vaktinizi harcamaya içiniz
elverir mi orası bilinmez.
Bahçesindeki
ünlü cam piramidin kimilerince takdir edildiği, kimilerince de yerden
yere vurulduğu müzenin bahçesinde dört tane de küçük piramit bulunuyor.
Asıl binaya ya ünlü büyük piramitten ya da
Caroussel du Louvre’den giriliyor ki burası içinde alışveriş merkezleri
ve kafeleri içeren bir bölüm. Ayrıca burada dev piramidin ters
çevrilmiş bir modeli de bulunuyor.
Louvre Müzesi, Leonardo da Vinci’nin Mona
Lisa tablosuna ev sahipliği yapıyor. Eğer önündeki yoğun turist
kalabalığını aşıp bakabilirseniz Mona Lisa’nın ünlü gülümsemesinin
sırrını çözebilirsiniz belki.
Cam piramidin altında yer alan kapılarının
ismi de çok egzantrik: Denon, Sully ve Richelieu. Bu kapılardan geçerek
farklı tarihî dönemlere ait eserlere ulaşılabiliyor.
Alâmeti farikaları: Mona Lisa (Leonardo da Vinci), Last Supper (Leonardo da Vinci), Venus de Milo (Rodin), L’Amour et Psyche (Antonio Canova)
Sanal tur
Uffizi Gallery
İtalya’nın
büyülü kenti Floransa’daki en büyük müze olan Galleria degli Uffizi,
Michelangelo, Rafaello, Rembrant, Caravaggio gibi dev isimlerin
resimlerini barındıran çok önemli bir müzedir. Duvarlar, yerler,
tavanlar, her biri ayrı bir âlemdir. Bir çok Osmanlı padişahının
portreleri de yer alır müzede.
Müzenin içinden geçen koridorun hikâyesi
şudur: Hükümdar Medici, kendisine kötülük etmesi muhtemel düşmanlarına
yakalanmadan evinden işine, işinden evine gidebilsin diye parlamentoyu
saraya bağlayan bir tünel inşa edilmiş. İşte bu tünel Uffizi Müzesi’nin
içinden geçiyor. Galeri, halka açılan ilk müze aynı zamanda. 1591
yılında insanların gezmesine izin verilmiş. Yüzyıllar boyunca elbette
değişikliklere uğrayan müze, bugün 45’ten fazla odasında 1700 civarı
resim, 300 heykel ve 46 goblen barındırıyor. Aslında depoda bekleyenler
ve diğer müzelere ödünç verilenlerle birlikte Uffizi’nin sahibi olduğu
eserlerin sayısı 4800’ü geçmektedir.
Alâmeti farikaları: La Primavera (Sandro Botticelli), Birth of Venus (Sandro Botticelli), Medusa (Caravaggio), Pope Leo X (Raphael)
Sanal tur
London National Gallery
1824 yılında, sanat koleksiyoncusu John
J.Angerstein’nin sahibi olduğu eserler satın alınarak açılan National
Gallery’nin 38 resimlik hazinesi, önceleri sadece eğitim ve hoş zaman
geçirme anlamında önem taşıyormuş. Zamanla sergilenen eser sayısı
artınca, Trafalgar Meydanı’nda bir yer belirlenerek orada müze binası
inşa edilmiş. Galeri, bugün dünyanın en önemli eserlerinden bazılarını
barındırıyor. Sabit koleksiyon, 1250 ve 1900 yılları arası Batı Avrupa
sanatını kapsıyor.
Alâmeti farikaları:
Venus and Mars (Sandro Botticelli), The Virgin of the Rocks (Leonardo
da Vinci), Les Grandes Beigneuses (Paul Cezanne), The Water-Lilly Pond
(Claude Monet), Boating on the Seine (Auguste Renoir), Bathers at
Asnieres (Georges Seurat), Sunflowers (Vincent van Gogh)
Sanal tur
Museo del Prado
İspanya’nın
başkenti Madrid’de bulunan müze, çok nadir parçaları bir araya getiren
önemli sanat merkezlerinden biri. 14 - 19. yüzyıllar arası Avrupa
sanatının nadide parçalarını burada yakından görme şansı var.
Resim ve heykel müzesi olarak kurulmuş;
5000’den fazla resim, 2000 civarı baskı, 1000 kadar metal para ve
madalyon, 2000 tane dekoratif obje, 700’den fazla da heykel bulunuyor
müzede. Picasso’nun ünlü Guernica’sı
da New York'taki Modern Sanatlar Müzesi'nde sergilendikten sonra
İspanya’ya geri getirildiğinde bir süre del Prado’nun Cason del Buen
Retiro binasında sergilenmiş ancak oradan Reina Sofia Museum’a
aktarılmıştır.
Alâmeti farikaları:
Las Meninas (Velazquez), The Glory (Titian), The Story of Nastagio
Degli Onesti (Sandro Botticelli), “The Nude Maja” and “The Clothed
Maja” (Francisco de Goya), Adam – Eve (Albrecht Dürer), The
Resurrection (El Greco), The Adoration of the Magi (Peter Paul Rubens)
Sanal tur 
National Gallery of Art
Dünyanın şüphesiz en ünlü müzelerinden
biri de ABD’nin başkenti Washington’da bulunan National Gallery of Art.
13. yy Avrupa sanatının örnekleri, Amerikan tarihinin en eski sanat
eserleri burada. 1937 yılında zengin bir finansçı ve sanat
koleksiyoncusunun hediye ettiği parçalar çevresinde kurulmuş. 1971
yılında Başkan Franklin Roosevelt’in destek vermesiyle müze gelişmeye
başlamış. Başka koleksiyoncular da müzeye ellerindeki eserleri
bağışlamaya başlamış. Bugün ise dünyanın gelmiş geçmiş en büyük
sanatçılarının çok önemli eserleri var bu büyük müzede. Gez gez bitecek
gibi değil.
İki binadan oluşan müzenin batı yakasında
daha çok İtalyan sanatından parçalar var. Doğu yakasında ise daha yeni
ve modern sanatın örnekleri yer alıyor. Geçtiğimiz yüzyılın en önemli
sanatçılarının çok mühim eserlerine burada rastlamak mümkün. Örneğin
Van Gogh, Matisse, Renoir... 1999 yılında ise halkın rahatça
gezebileceği bir heykel bahçesi eklenmiş müzeye.
Bizim gibi ancak sanal ortam
ziyaretçilerini de unutmayan müzenin web sitesi bu anlamda gayet
zengin. Haftalık olarak değişen online turlar bile düzenliyorlar. Ara
sıra bakmayı ihmal etmemek lazım anlayacağınız. Ayrıca dünyanın çeşitli
yerlerine giden gezici sergiler de düzenliyorlar. Bekliyoruz ne diyelim.
Alâmeti farikaları:
The Dance Lesson (Edgar Degas), The Railway (Edouard Manet), The Houses
of Parliament, Sunset (Claude Monet), Houses in Provence (Paul
Cezanne), Farmhouse in Provence (Vincent van Gogh), The Tragedy (Pablo
Picasso), The Age of Bronze (Auguste Rodin).
Sanal tur için tıklayın.
Musee d’Orsay
Resim, heykel, dekoratif ve grafik
sanatlar, fotoğraf gibi pek çok farklı disiplinden çok çeşitli eserler
içeren, dünyanın en önemli müzelerinden birisi olan ve Paris’te bulunan
müzede Renoir, Picasso, Courbet, Monet, Rodin, Manet, Matisse gibi çok
önemli sanatçıların yine çok önemli eserleri var.
Eskiden gar olan, sonra müzeye çevrilen
şahane bir binaya sahip. Her ne kadar Louvre’dan kendisine pek sıra
gelmese de ziyaretçi sayısı konusunda çok iddialı olan Musee d’Orsay’a
ne yazık ki şimdilik bu anlamda bir katkıda bulunamayacağız. Sanal müze bileti - 2
Tanıttığımız
pek çok diğer müze için geçerli olan “bir günde her yerini gezememe”
sorunu burada da mevcut. Ama düzenli yapısı sayesinde yolunuzu bulmak
çok zor değil. Ayrıca çeşitli kısayollar oluşturulmuş. Örneğin
empresyonizm meraklısı ziyaretçiler için direkt olarak beşinci kata
yönlendirme mevcut.
Gar olarak kullanıldığı zamandan kalan
devasa saatler, kendi başına bir sanat eseri olan giriş kapısı, geniş
salonları ile dikkat çeken müze, Fransa’ya gidip kültür gezisi
yapabilen tüm sanatseverlerin önemli uğrak noktalarından biri olarak
ilgi ve bilgiyi hak ediyor.
Alâmeti farikaları:
Olympia (Edouard Manet), Balzac (Auguste Rodin), Starry Night (Vincent
van Gogh), Apples and Oranges (Paul Cezanne), The Artist’s Studio
(Gustave Courbet), The Saint-Lazare Station (Claude Monet), Women at
the Well (Paul Signac)
Sanal tur için tıklayın.
MOMA
New York Modern Sanatlar Müzesi; yani
MOMA, bahsettiğimiz diğer müzeler gibi kim var kim yoksa toplamış, ünlü
eserlerini koleksiyonuna katmış çok önemli bir müze. Resim, mimari,
tasarım, heykel, fotoğraf, film gibi pek çok disiplinde 19. yy’ın son
zamanlarından günümüze kadar pek çok modern sanat eserinin yer aldığı
MOMA, içeri girmek için uzun kuyrukların tükenmesini beklemeniz gereken
müzelerden. Tabii bizim burada böyle bir derdimiz yok.
Camdan
ve taştan yapılan binanın kendisi de bir tasarım harikası. Gidenlerin,
dışına mı içine mi baktığını bilemediği mekânda tabii ki bir süre sonra
aklın sesi baskın çıkıyor ve Picasso, Van Gogh, Cezanne, Chagall,
Klimt, Matisse, Klee, Modigliani, Kandinsky gibi ölümsüz isimlerin
eserlerine bakmanın daha akıllıca olduğu ortaya çıkıyor. Müzenin
yönlendirme ve rehberlik hizmetlerinin de mükemmel olduğu söyleniyor.
1929 yılında kurulan müzede büyük değişiklikler yapıldı ve 2004 yılında
yeni haliyle Manhattan’da yeniden hizmete girdi.
Alâmeti farikaları:
Foliage (Paul Cezanne), Watercolor Number 13 (Vasily Kandinsky), Guitar
(Pablo Picasso), Sleeping Peasants (Pablo Picasso), Reclininng Nude
(Henri Matisse), Roll of Bills (Andy Warhol), The Storm (Edvard Munch),
Hope (Gustav Klimt), The Persistent of Memory (Salvador Dali)
Sanal tur için tıklayın.
MET
MET; yani uzun adıyla The Metropolitan
Museum of Art büyük, çok büyük. Gezmek bitirmek o kadar zor ki... Hatta
müze, elindeki bütün parçaları değil sadece en büyük ve önemli eserleri
sergiliyormuş. Yetkililer gerisini ne yapıyor bilemedik, belki evlilik
yıl dönümleri geldiğinde eşlerine hediye ediyorlardır. Şaka şaka, yasak
tabii ki.
Yine New York’ta bulunan müzede çeşitli
bölümler var. Örneğin Mısır bölümünde koca koca piramitler yer alıyor.
Bunun dışında İnka, Çin, Selçuklu, Osmanlı İmparatorlukları ile ilgili
bölümler de gayet ilgi çekici.
Yunan ve Roman sanatı, İslam sanatı,
Afrika sanatı, Japon sanatı, Asya sanatı... Müzenin görüldüğü gibi en
önemli özelliği, toplumlara ve dönemlere göre kısımlara ayrılmış olması.
Ünlü Central Park’ın sevimli sincaplarını
izlemek yerine içerideki birbirinden önemli eserleri izlemeyi tercih
eden sanatseverleri unutulmaz bir deneyimin beklediği kesin. “Sanatın
5000 Yılı” sloganını kendisine lâyık
görmüş bir müzeden bahsediyoruz. Amerikan dekoratif sanatı, zırhlar,
yedi yüzyıl ve beş kıtadan kostümler, ortaçağ, modern çağ, fotoğraflar,
müzik enstrümanları... Ne ararsanız var burada.
Çok büyük demiş miydik? Yine derin bir ah
çekiyor ve sanal turumuza başlıyoruz. Zaten göreceksiniz, burası da
sanal ziyaretçilerin yoğunluğunu düşünerek özel bölümler hazırlamış.
Alâmeti farikaları:
The American School (Matthew Pratt), Head of the Virgin (Leonardo da
Vinci), Samson and Delilah (Albrecht Altforfer), The Last Communion of
Saint Jerome (Botticelli), Madonna and Child (Raphael), The Musicians
(Caravaggio), The Abduction of Rebecca (Eugene Delacroix), Cypresses
(Vincent van Gogh)
Sanal tur için tıklayın.
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
Ağustos 9, 2006 - Bilardonun kalabalık versiyonu: Snooker
Bilardonun kalabalık versiyonu: Snooker

Hemen herkes hayatı boyunca en az bir
kere, bir bilardo masasının başında bulunmuş ve o ilk bulunuş sırasında
çuhanın yırtılmasına neden olmadıysa bu sporu ara sıra yapmanın
mantıklı olabileceğini düşünmüştür. Üç top oyunu biraz daha zor
olduğundan, bilardo aşkı genel olarak "Amerikan" adıyla anılan türe
yönlendirilmiştir. Söz konusu oyunun, bize oldukça tanıdık gelen ama
masanın biraz kalabalık olduğunu düşündüren bir başka versiyonu da
İngiltere kökenli olan ve "snooker" adıyla anılan çeşididir. Aslında
bilardo salonlarında görmeye alıştığımız bütün aletler oradadır; fakat
sanki biraz fazlası da vardır. Hatta dikkatli sayarsak masada on beş
tane kırmızı, birer adet siyah, pembe, yeşil, mavi, kahverengi ve sarı
top olduğu görülür. İşte bu bizi huşu içinde titreten, herhangi bir
mana veremediğimiz bir gizemdir. Snooker masadaki top sayısının
fazlalığıyla, bilardonun iş çıkış trafiği hali sayılabilir.
Kim bulmuş ki bunu? Bir
çok ilginç oyun gibi snooker da sıkıntıdan ve yapacak hiçbir şey
olmamasından doğmuş. Hindistan'ı sömürmekle meşgul olan İngiliz
subayları Muson yağmurlarının gemi azıya aldığı bir gün bilardo
oynamaktan sıkıldıklarını söyleyip deneysel çalışmalara girişmişler. Bu
deneysel çalışmalardan bazıları ıstakaları tamamen devre dışı
bıraktığından ve topların kafa vurularak deliklere atılmasını
önerdiğinden pek başarılı olamamış, ancak bu çalışmalardan bir tanesi
mucidi Sir Neville Chamberlain'in ismini tarihe geçirmeyi başarmıştır.
Ve evet bildiniz söz konusu oyun snooker'dır. Oyun emekleme döneminde
bildiğimiz snooker'a pek benzemiyormuş, renkli top sayısı daha azmış ve
masa kenarında, renkli topları girdikleri ceplerden çıkartan penguen
giyimli beyefendi de henüz ortalarda görülmemekteymiş.
Renkli toplar şirin duruyor. Peki bir işe yarıyorlar mı?
Mantıklı
bir soru gerçekten ancak üzülerek belirtmek zorundayım ki o toplar
sadece estetik nedenlerle orada değil. İlk görüşte topların çuhayla
kontrast yaratıp oyuna renk katmak için orada oldukları sanılabilir
elbette. Hatta topları sürekli girdikleri ceplerden çıkarıp oyunculara
tehditkar bir şekilde bakan ve sanki "bu top burada duracak anladın mı?
Ben burada durmasından hoşlanıyorum, böyle güzel oluyor" demeye getiren
penguen giyimli beyefendi de bu iş için oradaymış gibi gelebilir
insana, ama işin iç yüzü biraz değişik elbette. Snooker'ın amacı aynı
Amerikan bilardonun bazı türlerinde olduğu gibi, bir oyun sonunda
rakipten daha fazla puan toplamak olduğundan ve kırmızı toplar bu
ayrımı yapabilecek kapasitede görünmediğinden, renkli toplar değişik
puanlara ve oyunun gidişini belirleme gücüne sahip. Yandaki grafikte de
görülebileceği gibi, en yüksek puana sahip olan, renginin verdiği
karizmadan olsa gerek siyah top. Onu altı puanla pembe ve beş puanla
mavi takip ediyor. Kahverengi dört, yeşil üç ve sarı iki puan, kırmızı
topların herbiriyse bir puan sayılıyor. Renkli topların oyun için önemi
büyük olsa da oyuncuların kırmızı toplar tükenmeden bunlara direk atış
yapmasına izin verilmiyor. Snooker masası hakkında da söylenmesi
gereken birkaç şey var elbette. Normal bilardo masalarının hemen hemen
bir buçuk katı büyüklüğünde olan masanın uzun kenarı 3.7, kısa
kenarıysa 1.86 metre. Ölçüleriyle biraz göz korkuttuğu doğru gerçekten.
Gelelim oynanışa.
Oynanışı
Bisiklete
binmek bir kere öğrenildiğinde unutulmaz derler tabii ama bu sözün
snooker için geçerli olması pek mümkün değil. O kadar çok kuralı var ki
oyuncuların hem bilardo oynamayı çok sevmesi hem de her sabah
kahvaltıdan sonra ortalama kırk beş dakika kadar oyunun kurallarını
okuması gerekli. Basitçe anlatmak gerekirse, oyun açıldıktan sonra ilk
yapılması gereken şey beyaz topu bir kırmızıya çarptırmak ve faul
olmasını önlemek. Fauller bu oyunda çok önemli çünkü rakip yapılan
faule göre puan kazanıyor, yani çok süper oynasanızda maçı faullerden
rakibe hediye etmek oldukça olası. Kırmızı toplar masada olduğu sürece
oyun "bir kırmızı, bir renkli" gibi anneannelerimizin örgü örme stiline
yakın bir minvalde ilerliyor. Bir oyuncu eğer renkli bir topu ceplerden
birine gönderip puan almak istiyorsa, önce kırmızı toplardan birini bir
cebe yollamak zorunda. Kırmızı toplar masada olduğu sürece, cebe giren
renkli toplar yazının başından beri bahsettiğimiz penguen giyimli amca
tarafından eski yerine yerleştiriliyor. Bu sırada oyuncu, sayı aldığı
her kırmızı toptan sonra ve ikinci atışını yapmadan hemen önce, cebe
yollamak istediği renkli topu göstermek zorunda. Göstermezse veya başka
bir topa vurursa bu tabii ki faul sayılıyor ve hedef alınan topun
değeri rakibin puan hanesine yazılıyor. Kırmızı topların hepsi ceplerde
yerini aldığındaysa renkli toplara, aralarındaki hiyerarşi sırasına
göre atış yapılıyor. En düşük sayılı toptan en yükseğine kadar bir
sıralama yapılıyor. Bu atışların sonunda bir beraberlik olursa sahneye
karizmatik siyah top çıkıyor ve ilk sayının atılmasından ya da ilk
faulün yapılmasından sonra oyun bitiyor.
Ayrıntılar
Oyun kurallarının tonla
ayrıntısı var doğal olarak. O kadar uzun bir faul listesi var ki bu
yazıya sığması pek mümkün görünmüyor ama birkaç örnek vermek olası.
Oyuncunun kullandığı beyaz topun kesinlikle masadan ayrılmaması
gerekiyor; yani top bir başka topun üstünden atlar ve sayı yaparsa, bu
sayı rakibin puan hanesine ekleniyor. Oyuncu ceplerde duran toplardan
herhangi birine dokunursa, topun oyunla ilgisi olmamasına rağmen,
oyunun en acı cezası olan "yedi sayı cezası"nı yiyor.
Puanlama Snooker
oynamak zor, hem de çok zor. Hem normal bilardo masalarından neredeyse
bir buçuk kat büyük olan bir masada oynamayı, hem de bütün bu kuralları
akılda tutmayı gerektiriyor. Oynaması zor olsa da, izlemesi oldukça
zevkli, özellikle içinde yetenek gösterisi bölümü bulunan turnuvalarda
oyuncular toplarla inanılmaz hareketler yaparken, daha da zevkli.
Oynanmasa bile izlenmeli ve yukarıda ki puanlama hatırlanıp oyunu boş
gözlerle izleyenlere pis pis sırıtılmalı. Neden sırıttığınız
sorulduğundaysa mistik bir hava takınılmalı ve ağır ağır, zevkini
çıkararak bu yazıdan aklınızda kalanlar bir bir anlatılmalı.
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
Ağustos 8, 2006 - Joan Miró: Ressam, heykeltıraş, seramikçi
Joan Miró: Ressam, heykeltıraş, seramikçi
Resimlerinin
tıpkıbasımlarını en sık gördüğümüz sanatçılardan biri olarak aslında
bilinçaltımızın bir yerlerinde Joan Miró’ya dair fikrimiz vardır.
Modern sanatın en önemli temsilcilerinden biri olarak o bundan
fazlasını hak eder; işte bu sebepten kendisini buraya daha fazla
gecikmeden konuk ettik.
Öncelikle ismi sizi yanıltmasın, kendisi
bir erkek. 20 Nisan 1893’te İspanya, Barselona’da doğan Joan Miró i
Ferrá, Katalan’dır. Küçük yaşta sanata tutkusu ortaya çıkmış, babasının
isteği ile klasik eğitimini sürdürürken bir yandan da diğer ünlü
İspanyol ressam Picasso’nun da gittiği Lonja Güzel Sanatlar
Akademisi’ne devam etmiştir. Bazı dış sebepler nedeniyle buradan
ayrılmak ve memur olarak çalışmak zorunda kalması onu ruhen çökertmiş
ama sanatçı olma hayalinden vazgeçirememiştir. Bu üzüntülü halinden
etkilenerek oğullarına destek olmaya karar veren ailesinin de
yardımıyla sanat eğitimine devam edebilmiştir.
Barselona gibi sanatsal yönü güçlü bir
şehirde yaşamak, Miró’ya her zaman ilham vermiştir. İlk dönemlerinde
Van Gogh, Cezanne, Matisse ve haliyle yurttaşı Picasso gibi büyük
ressamlardan etkilenen Miró, çok geçmeden kendi tarzını oturtmaya
başlamıştır. Fovizm akımına dahil edilebilecek resimlerini 1917 yılında ilk kez sergileme olanağı bulmuştur. Village, sanatçının ilk dönem resimlerinden biridir.
Sanatın kalbinin attığı Paris’e gitmekte gecikmeyen Miró’ya Picasso kol kanat germiş ve onu önemli sanatçılarla tanıştırmıştır. Kübizm ve dadaizm akımlarına da yakınlık duymaya başladığı belli olan Miró’yu en iyi tanımlayacak olan akım sürrealizm
olmuştur. Kendisi bu sınıflandırmalara resmen dahil edilmek istemese de
Fransız sürrealist yazar ve şair André Breton, onun için “hepimizin
içinde en sürrealist olan o” demiştir. Sürrealizm etkilerinin ilk
hissedildiği resimlerinden bir tanesi The Bottle of Wine' dır.
Paris
ile Barselona arasında mekik dokuyan Miró, artık kendi yaklaşımını
resimlerine iyice oturtmuştur. Soyut yaklaşımlı, sembollerden oluşan,
sade tasarımlı, deforme olmuş izlenimi veren nesnelerle dolu resimler
yapmaktadır. Bu arada sahne dekorları hazırlamak gibi yeni bir deneyime
adım atmış, kolaj tekniğiyle çalışmalar yapmaya da başlamıştır.
Resimlerini uzun süre, ince ince çalışarak
yapan Miró, tıpkı Picasso gibi İspanya İç Savaşı’nın etkilerine maruz
kalmıştır. 1936-1940 yılları arasında süren savaş nedeniyle ülkesine
gidemeyen sanatçının resimlerine de savaşın ve acının izleri düşmüştür.
Man and Woman in front of a Pile of Excrement isimli çalışmasında bunu görmek mümkündür.
II. Dünya Savaşı ile birlikte İspanya’ya
dönen Miró, 1944’te seramik ile iyice haşır neşir olmuş, İspanyol
seramik sanatçısı Jose Artigas ile birlikte üretime başlamıştır. Onun
yardımıyla 1958 yılında UNESCO için seramik “Wall of the Moon” ve “Wall
of the Sun” duvarlarını ortaya çıkarmış, bununla Uluslararası
Guggenheim Ödülü’nü kazanmıştır. 1970’te Barselona Havaalanı için bir duvar çalışması yapmıştır. Heykel
sanatına da uzak durmayan Miró, bu alanlarda da kayda değer eserler
ortaya koymuştur. Yetinmemiş, tahta üzerine çalışmalar, mozaikler,
grafikler ve hatta duvar halıları bile yapmıştır.
Joan Miró: Ressam, heykeltıraş, seramikçi
1960’lı senelerde sık sık Amerika’ya gidip gelince, soyut dışavurumcu akımdan etkilenmekle kalmamış, kendisi de bu akımı etkilemiştir.
Joan Miró,
savaştan sonra yurduna döndüğü zaman yerleştiği Mallorca’da 25 Aralık
1983’te kalp rahatsızlığı sonucu ölmüştür. 1929’da yine Mallorca’da
evlendiği Pilar Juncosa ile birlikte, Dolores ismini verdikleri bir
kızı vardır.
Kesin ve net çizgilerle birbirinden
ayrılan yassı formlardan oluşan resimleri imzası haline gelmiş olan
Miró, sanat eleştirmenlerinden hoşlanmadığını, onları filozofluk
yapmaya çalışmakla suçladığını söylemiştir. Yaşamının son yıllarında
heykel ve dört boyutlu resim üzerine düşüncelerini yazıya da döken
sanatçının pek çok eseri, bugün 1976’da kendi adına açılan Fundació Joan Miró (Çağdaş Sanat Araştırmaları Merkezi)’da sergilenmektedir.
1954’te Viyana Bienali’nde grafik tasarım
ödülünü, 1980’de İspanya Kralı Juan Carlos’tan Güzel Sanatlar Altın
Madalyası’nı alan sanatçının eserlerinin ilk ve en önemli alıcılarından
biri de ünlü yazar Ernest Hemingway olmuştur.
“Kelimelerin şiirleri, notaların müziği
şekillendirmesi gibi ben de renklerle resmi şekillendiriyorum” diyen
sanatçı, soyut resim kavramına da şu sözlerle kendi yorumunu katmıştır:
“Bana göre hiçbir form soyut değildir, her zaman bir şeyin işaretidir.
Bir insan, kuş ya da başka bir şey olabilir. Bana göre resim hiçbir
zaman formun hatırına yapılmaz.”
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
Ağustos 6, 2006 - "Blues Brothers" Türkiye'ye geliyor..
Gözlükler hazır mı?
Blues
Brothers’ı izlemiş miydiniz? Komediyi, aksiyonu, müziği aynı anda
yaşatan filmin kahramanları Türkiye’ye geliyor. Bu yıl çıktıkları dünya
turnesinin İstanbul konseri, 9 Eylül Cumartesi günü İstanbul
Parkorman’da yapılacak.
The Blues Brothers
Band, “Blues Brothers 2000” felaketine rağmen hâlâ yaşıyor ve gayet iyi
durumda. Tabii orijinal kadrodan John Belushi ve Dan Aykroyd yeni
kadroda yok. Belushi öldükten, Aykroyd ayrıldıktan sonra kalan üyeler,
aralarına yeni isimler alarak yollarına devam ettiler ve hatta 2001’de
ufak çaplı bir Türkiye turnesine bile çıktılar. 9 Eylül’de
gerçekleştirilecek konserdeki kadroda dört kurucu üye de olacak.
Grubun kuruluş hikâyesi de aynen blues gibi eğlenceli. The Blues Brothers Band, John Belushi ve Dan Aykroyd’un Saturday Night Live projeleri için kurulmuştu.
Bir blues düşkünü Dan
Aykroyd, programdan arkadaşı John Belushi’yi bu müzikle tanıştırdı. Çok
geçmeden barlarda birlikte çıkmaya başladılar, isimlerini de NBC’nin
müzik direktörü koydu. Ekrana ilk kez, SNL’de çıktılar. Şarkılarının
adı “I’m A King Bee”ydi ve arı kostümü giymişlerdi. Şov çok beğenildi,
Aykroyd ile Belushi, aralarına SNL grubundan klavyeci Paul Shaffer’i de
aldılar. O meşhur siyah takım elbiseli, güneş gözlüklü imajlarını da
John Lee Hooker’dan çaldılar. Yine SNL grubundan Lou Martini, Tom
Malone, 60’ların meşhur blues’cuları Steve Cropper ve Donald Dunn
derken kadro genişledi. Cropper ve Dunn, zamanla grubun bel kemiği
oldular. Gruba sürekli yeni müzisyenler katıldı.
Blues
olmayan şarkıları blues haline getirerek söylemeleri en önemli
özelliklerindendi. 1976’da “A Briefcase Full of Blues” adlı bir albüm
çıkardılar. Bu albüm büyük bir başarı kazandı ama solistin siyah
olmaması, geleneksel blues severlerin, gruba kafayı takmasına neden
oldu. Albümün başarısı ve Aykroyd ile Belushi’nin SNL’den ayrılması üst
üste gelince filmin çekilmesi kaçınılmaz oldu. Bu arada “Made in
America” adlı bir albüm daha yaptılar. Belushi öldükten, Aykroyd
ayrıldıktan sonra grup epey kan kaybetti. “Blues Brothers 2000”, film
olarak battıysa da grubu tekrar canlandırdı.
Sekiz saatlik blues
festivali için kapılar 16:30’da açılıyor. Ön gruplar Moonshine,
Bluesaint ve Soul Stuff. Asıl paşalar ise 22:00’de sahne alacak.
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
|
Herkes, Biri, Herhangibiri ve Hiçkimse adındaki dört kişi hakkında. Yapılması gereken çok önemli bir iş vardı ve Herkes, Birinin bunu yapacağından emindi. Aslında bu işi Herhangibiri de yapabilirdi. Fakat Hiçkimse yapmadı. Bunun üzerine Biri çok kızdı, çünkü bu Herkesin işiydi. Herkes, Herhangibirinin bu işi yapacağını düşünmüştü, fakat Hiçkimse, Herkesin yapmayacağını bilmiyordu. Sonuçta Herhangibirinin yapacağı bir işi Hiçkimse yapmadığı için Herkes, Birini suçladı.
Ayrışık..
Son Yorumlar
sex erkeği sex erkeği katılmıorm pi sayısı bir gurup kurmak ve ilk ler olmak yasamin icinde günesin ortasinda olmak icin ileriye cikin! el falı selamlar Kaykay bilemiyorum
Sayfayı yazdır!!
Karışık! 10 Konu!
1 - Murphy's Kanunları
2 - Üstümüz başımız punk
3 - FB neden? Büyük GS'den!
4 - Hollywood'dan sözler!
5 - Bir öğrenci evinin anatomisi..
6 - Tarihin En İlginç İntiharı!
7 - "Kızlık zarı intikamı" Oha artık!
8 - Dünyanın 7 harikası..
9 - Dünyanın uzaydaki gözü: Hubble!
10 - Bir Cem Yılmaz Klasiği!
Müzik İle ilgili..
1 - Punk Hakkında
2 - Bob Marley! Hakkında
3 - Nelly Furtado Hakkında
4 - NU-Metal Hakkında
5 - Fort Minor Hakkında
6 - Artic Monkeys Hakkında
Uzay ile İlgili..
1 - Uzay Fotoğrafları
2 - Uzaya Asansör yapıl..
3 - Uzayın Sonu mu?
4 - Manyetik Fırtınalar
5 - Buff Uzayda!!
6 - Uzayda Son Durum
Bilim Kurgu Haberleri..
1 - Bilim Kurgu Haberleri..
2 - Bilim Kurgu Dünyası..
3 - Doğa ve Hayvanlar Alemi..
4 - Dünyadan Toplama -1-
5 - Dünyadan Toplama -2-
6 - 13. Cuma Laneti!
|