Ağustos 16, 2006 - Graffiti ve Breakdance - Graffiti SANATI!!

Kategori: Etkinlik

Graffiti ve BreakdanceGraffiti ve Breakdance


Evet, hip hop bilgilerimizi tazelemeye kaldığımız yerden devam ediyoruz. Geçen yazımızda hip hop kültürünün DJ'ing ve rap ayaklarından bahsetmiştik. Şimdi de graffiti ve breakdance ekollerine geçiş yapalım.


Graffiti'nin başlangıcına dönmek için taa eskilere, çok eskilere gitmek gerek. Eski Mısır'da yolculuğa çıkanlar geçtikleri yerlerin duvarlarına adlarını ya da resimlerini çizerek iz bırakırlarmış. O zamanlar adı bu olmasa da işte size ilk graffiti. İnsanoğlu Mısırlılar'dan bu yana geçtiği yerlere imzasını bırakmaya devam etmiş. Duvara yazı yazma, insanın şehire, dışarıya kendinden bir iz bırakma isteğinin bir uzantısı elbette. Ve insanların yaşam mekanını sadece güzel eviyle sınırlamayıp, sokakları da yaşam mekanı olarak gördükleri ülkelerde graffiti sanatı çok daha yaygın. Bizde ise ara sokaklarda rastlanınca şaşırtan tek tük graffitinin dışında pek fazla bir şey olmamasının deşmek istemeyeceğimiz nedenleri vardır. Sık sık rastladığımız, genelde kırık bir Türkçe'yle yazılmış "buraya çöp döken eşektir!" türü uyarı yazılarını da graffitiden saymıyoruz.

Gelelim şimdi bildiğimiz haliyle graffitinin çıkış yeri olan Amerika'ya. Konumuz hip hop kültürü ama graffiti sanatı 60'lı yıllarda iki ayrı grup tarafından kullanılan bir yöntemdi. Politik gruplar görüşlerini belirtmek için, sokak çeteleri ise hükmettikleri bölgeleri belirleyip herkese duyurmak için sokak duvarlarına imzalarını bırakmaya başladılar. Coolbread ve Cool Earl adında iki genç isimlerini duyurmak ve kamuoyunda ilgi çekmek için bombing (bombalama) diye de bilinen şehrin tüm duvarlarına isimlerini yazma işlemini ilk uygulayan iki kişi.

Graffiti ve Breakdance
Graffitinin şehir duvarlarından metrolara, yani underground'a inmesi ise ulak olarak çalışan ve bu sebeple sık sık metroyla yolculuk eden TAKI-183 takma adıyla tanınan Yunanlı bir gencin oradan oraya haber taşırken sprey boyalarla metroların üzerine adını yazmasıyla başlamış. TAKI bu gencin adı yerine kullandığı bir kısaltma, 183 ise yaşadığı caddenin adıymış. Çoğu metro istasyonunda rastlanan bu ad herkesin ilgisini çekmiş. Benzerleri olan JULIO 204, FRANK 207 ve daha birçoğu metrolara isimlerini ilgi çekecek şekilde yazmaya başlamışlar. Bu isimler çoğaldıkça, rekabet ortamının zorunluluğu olan farklı olarak öne çıkma arayışları da başlamış. En ilgi çekici, en renkli yazı biçimini kullanarak adını yazma uğraşı ortaya yepyeni stiller çıkarmış. Ve böylece tag adı verilen graffiti yazarı imzasına semboller, ilgi çekici resimler eklenmeye başlamış. Zamanla kullanılan harflerin boyutları büyümüş, harflerin içi desenlerle süslenmeye başlanmış, yaratıcılık sınır tanımamış. Şehrin her yerini kafasına göre boyayan bu anonim sanatçılar medyanın da ilgisini çekmiş çekmesine ama haklarında en fazla bir iki yazı yazılmış, geçilmiş. Graffiti bir üniversite öğrencisinin ilgisini çekene kadar, underground sanatçılar tarafından icra edilmeye devam edilmiş. Hugo Martinez adlı öğrenci, graffiti'deki potansiyeli fark edip, United Graffiti Artists derneğini kurmuş ve graffiti örneklerini bir sergide sanatsever kitlelere sunmuş.

Graffiti ve Breakdance

Graffiti'nin hip hop kültürünün bir parçası olmasın nasıl açıklıyoruz peki? Bu graffiti yazarlarının çoğunluğu gettolarda yaşayan siyah ve Latin kökenli gençlerden oluşmaktaymış. Bahsettiğimiz gizli hip hop partilerine katılan gençler bu ambiyansı sokağa taşıyıp kendilerini göstermek için her yere imzalarını atmaya başlamışlar. Graffiti evlerde saklı kalmayıp tüm şehre yayıldığı için hip hop'un yayılmasında ve tanınmasında en etkili yol olmuş.

Graffiti'nin ilgiyi kendine çekmek ve sesini duyurmak için etkili bir yol olduğu anlaşılınca, duvarlara, metrolara yazılanlar sadece tag'lerle sınırlı kalmamış; graffiti adeta içini dökerek yaratıcılığını sergilemenin yolu olmuş. Gerçekten de graffiti'nin yoğun olarak uygulandığı şehirlerde her d

uvarda bir sanat eserine rastlamak mümkün. Tabii Amerika'da graffiti'nin şehir düzenini ve göz zevkini bozduğunu düşünenler de var. Bir graffiti eserinin ömrü bu sebeple çok uzun olamıyor ama silinenin yerine çok kısa zamanda bir yenisi ekleniyor. Şehir aktivizminin önemli bir parçası olan graffiti hala bir sanat dalı olarak kabul edilmiyor ama bu graffiti sanatçılarının pek de umrunda değil. Onlar kendi gruplarını kurup anonim kalmaya devam ederek izlerini şehrin muhtelif yerlerine bırakmaya devam ediyorlar. Graffiti çevrelerinde tanınmak ve isim yapmak için öncelikle işin erbaplarıyla tanışıp onların yanında çömezlik yapmak gerekiyor. Bu grupların içinden yetişip yavaş yavaş adını duyurmaya başlayanlar da kendi gruplarını kuruyorlar. Hatta dünyanın dört bir yanından graffiti sanatçıları, ünlülerle tanışmak ve onları iş başında izleyip feyz almak için Amerika'ya, graffitinin anavatanı Bronx'a geliyormuş. Çoğumuzun bu sanat eserlerini canlı görme şansı yok ama internette dünyanın her yerinden graffiti örneklerini içeren devasa siteler mevcut. Bizim önerilerimiz ekosystem ve B-Boys. Sonuncusunda sadece graffiti değil, genel olarak hip hop kültürüyle ilgili bol faydalı bilgi, hip hop sampleları, linkler ve de duvarlara yazmak için yeterli tesisatı olmayanlara teselli olarak graffiti fontları mevcut.

Biz buradan Bronx'a ve hip hop bağlantımıza geçiş yapalım. Graffiti harflerinin DJ'in ses sisteminden çıkan ritimin uyumuyla salındığını, hareketliliklerini buradan aldığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Tıpkı partilerde dans esen B-Boy'ların bedenleri gibi.

Graffiti ve Breakdance

B-Boy şimdi nesli tükenmiş olan, garip hareketlerle eğilip bükülen insanları tanımlamak için kullanılan bir terim değil öncelikle. Her ne kadar breakdance bizim için yüzlerce yıl öncede kalmış gibi olsa da, hip hop'un hala devam ettirilen bir ekolü. Şimdi fark apoletli montların, kolları dirseklere kadar sıyrılmış ceketlerin, omuzda taşınan piknik tipi teyplerin revaçta olmaması. Yoksa breakdance hala kıvrıla kıvrıla yoluna devam ediyor.

Dansın adının breakdance olmasının sebebi, hip hop müziğinin temel öğesi olan breakbeat'e uyumlu bir şekilde hareket edilmesi. Aynı müzik gibi dansta da Bebop, Soul-Train, Funk gibi akımlardan etkilenme ve onları yeniden harmanlama söz konusu. Tabii ki bunların üstüne yeni şeyler de ekleyerek; kafanın üzerinde dönerek yapılan helikopter dansını ya da birbirinin bedenine akım vererek kıvrılma yoluyla yapılan electric boogie'yi daha önce kimsenin denemediği kesin. Bu zor hareketler bir bakıma getto'da yaşayan ve pek bir şeye hakim olmasına izin verilmeyen gençlerin kendi bedenleri üzerindeki hakimiyetlerinin bir ifadesi. Ve onlar da sokaklara çıkıp dans ederek hip hop'un dışarı taşmasında etken olmuşlar.

B-Boy'lar 1980'li yıllardan itibaren sadece breakdance yapan gençlere değil, duvarlara graffiti yaparken breakdance yapan, DJ'lik sanatıyla uğraşan ve rap'le kendini ifade eden insanlara verilen ad olmuş. Hip hop kültürü böyle böyle bu 4 ekolün hepsini kapsamış.


Graffiti ve Breakdance 80'lerde breakdance kendi başına inanılmaz büyük bir dans hareketi haline gelmiş. Ancak beyaz Amerikalı çocukların okuldan sonra karate kursuna gider gibi breakdance kurslarına gitmeye başlamalarıyla, biraz bozulmuş. Fazla popülerleşen her şeye olduğu gibi yavaş yavaş göz önünden yok olmuş, ama bu yazıdan anlaşıldığı üzere kesinlikle ölmemiş.


Breakdance'le ilgili daha fazla bilgi için ilk başvurulacak adres www.breakdance.com. Breakdance'e ilgi duyup da "yapamam hayatta" diyenlere iyi haber, sitenin şu bölümünde her breakdance hareketi yazılı ve uygulamalı olarak adım adım gösteriliyor.


Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Ağustos 16, 2006 - Sahibinden temiz animasyon.. ANI-FILM!


Sahibinden temiz animasyon


Sahibinden temiz animasyonAnimasyon demek, en olmayacak şirinlikleri gözümüze sokmak demek değil mi? Bir köpek balığı, bir böcek ya da bir ekmek kızartma makinesi, animatörlerin elinden geçince gözümüze birden anaokulu anılarımız kadar sevimli gelebiliyor. Cars, bir arabayı sevecek, onun için üzülecek hale getirmenin, ızgarasını gülümsemeye, ön camını ise göze çevirmek kadar kolay olduğunu göstermesi bakımından bile görülmeye değer.


John Lasseter’ın tek özelliği, “Toy Story 2”yi çekerek kariyerine başlayıp sonunda Pixar’ın yaratıcı beyin takımının en önemli adamı olması değil, kendisi ayrıca bir araba hayranı. Kendisinin bir pop kültür hayranı ve gayet yetenekli bir yazar – yönetmen olduğunu düşünürseniz, iyi bir animasyon çekecek olmaya niyetlenseniz sizin de adamınız o olurdu eminiz.

Carburetor County’deki Radiator Springs, Route 66’nın Chicago’dan Los Angeles’a gitmek için tek alternatif olduğu zamanda kıvır kıvır bir yermiş. Şimdi ise şehirlerarası kocaman otobanlar sayesinde unutulup gitmiş. Piston Race’i kazanma hayaliyle yanıp tutuşan afili Lightning MacQueen’in yolu, kaybolup üzerine bir de çekilince Radiator Springs’e düşüyor. Buranın diğer sakinleri, tabanın düşük olunca daha iyi yol tutup daha iyi yarışıldığını bilen Doc Hudson, çekici kamyonu Mater, ateşli Porsche Sally, organik yakıt delisi hippi minibüsü Fillmore ve gazi cip Sarge. Radiator Springs’in inekleri de traktörler. Geviş bile getiriyorlar. Gerçi neyi geviş getiriyorlar ki? Radyatör kayışları mı?

Sahibinden temiz animasyonHollywood, şu eski Amerikan kasabası nostaljisini üzerinden atamadı bir türlü. “Cars”da da durum böyle, hatta filmin mesajı “eski zamanlar ne güzeldi öyle” gibi bile düşünülebilir. Tabii dostluğun kazandığı rekabet de unutulmasın lütfen. Doc ile Lightning’in aynı yarışta yarışmasına ne diyeceksiniz başka?

Filmimizin hedef kitle konusunda sorunları olduğu ortada. Gençlerin ne kadarı 1950’ler nostaljisi ve 1950’ler arabaları ile ilgilenir? Yetişkin – genç espri dengesi yine bildiğiniz Pixar ayarında ama hedefi kaçıran espri sayısı diğer animasyonlara göre daha fazla gibi. Öteki filmlere göre bir eksiği de çocukların kendilerini yerlerine koyabilecekleri bir karakterin olmaması. Başka bir eksik de karakteristik olmaktan uzak, yani “aa bak kim konuşuyor” heyecanı yaşatmayan seslendirme kadrosu.

Özellikle pistteki yarış sahnelerinde şov yapan Pixar’ın teknik becerisine diyecek yok. Yine bıcır bıcır, detay delisi bir film yapmışlar. Ama hâlâ “Finding Nemo” gibi kalbinizi kazanan yeni bir film yapabilmiş de değiller. Bu kadar laftan sonra başa dönersek, yine de bildiğiniz arabaları size birer karakter olarak sevdirebilmesi sayesinde bile görülmeye, arkasından da sevilmeye değer bir film. Yalnız aman diyelim, bizim gibi sürekli farları gözleriymiş sanmayın da!


63. Venedik Film Festivali


63. Venedik Film FestivaliSonbahar demek, sanat dünyasında festival demek. Festivalse ödül çılgınlığı demek. Eh sinema da 7. sanat olduğuna göre aynı durum geçerli. Dünyadaki en önemli film festivallerinden biri olan Venedik Film Festivali ile uluslararası ödül sezonunu açtık.


63. Venedik Film Festivali, 29 Ağustos – 9 Eylül arasında gerçekleşti. Festival, Brian de Palma’nın yönettiği, Josh Hartnett ve Scarlett Johansson’un başrolleri paylaştığı edebiyat uyarlaması “The Black Dahlia” filmiyle açıldı. Bu kadar büyük bir film festivalinin açılış filmi olmak çok büyük bir onur ve şanstır biliyorsunuz. Tabii başrol oyuncularınızdan ikisi gecikir ve filmin gösterimi bir saat ertelenirse kimse filmi ayakta alkışlamaz. Umarız film için bir uğursuzluk olmaz bu, çünkü hakkında iyi şeyler duyduk. “The Black Dahlia” yarışma filmi değil ama festivalle tematik bir bağlantısı var. Bu sene festivalde 1940, 50 ve 60’larda işlenen cinayetlerin anlatıldığı filmler sayıca çok ve açılış filmi de bunlardan biri.

Festivalde yirmi bir film, büyük ödül Altın Aslan için yarıştı. Jürinin başkanı Catherine Denevue idi. Bu jürinin ödüle layık bulduğu isimlere gelirsek; Altın Aslan, Çin filmi “Stil Life”a (Sanxia Haoren) gitti. Bu, epey sürprizli bir seçim olarak yorumlanıyor. Favoriler, Stephen Frears’ın “The Queen”i ve Emilio Estevez’in “Bobby”siydi. Gerçi bu filmler de eli boş dönmedi. Asıl sürpriz ödül ise Ben Affleck’e verilendi. Kendisinin Keanu Reeves ile birlikte en ifadesiz Hollywood yıldızı olduğu şüphesizken böyle bir ödül şaşırtıcı oluyor. Öte yandan tüm eleştirmenler söz birliği etmiş gibi Affleck’i bu filmde başarılı buluyor. Bakalım, belki de biraz kendine gelmiştir, daha “Hollywoodland”i izleyemedik.


Altın Aslan, En İyi Film: “Sanxia Haoren” (“Still Life”) Yönetmen: Jia Zhang-Ke

Gümüş Aslan, En İyi Yönetmen: Alain Resnais – “Private Fears in Public Places”

Gümüş Aslan: Emanuele Crialese – “Nuovomondo” (“Golden Door”)

Jüri Özel Ödülü: “Daratt” Yönetmen: Saleh Haroun

En İyi Erkek Oyuncu: Ben Affleck, “Hollywoodland”

En İyi Kadın Oyuncu: Helen Mirren, “The Queen”

Marcello Mastroianni Ödülü, En İyi Genç Oyuncu: Isild Le Besco, “L’intouchable”

En İyi Teknik Katkı: Emmanuel Lubezki (Görüntü Yönetmeni), “Children of Men”

En İyi Senaryo: Peter Morgan, “The Queen”

Özel Aslan: Jean-Marie Straub ve Danièle Huillet

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Ağustos 16, 2006 - Okula hazırlık turları - Yaz bitti! Öğrencilik..

Kategori: Etkinlik

Okula hazırlık turları


Okula hazırlık turlarıYaz bitti diye sonsuz bir keder içinde misin? Tamam, eğlence dozajında azalma olacağı kesin ama eğer kendini bu duruma fazla kaptırırsan sahici bir depresyonun kapılarını aralayabilirsin. O halde gel, tatil bitti diye üzülmek yerine okul döneminde hayatına anlam katabilmek için neler yapabileceğine odaklan. Bunun için de öncelikle yazımızı oku. İçinden üç tane işine yarar şey çıksa kârdır değil mi?


Pırıl pırıl güneşli tatil günlerinden sonra sonbahar yaprakları ve ders kitabı yaprakları arasında gezinmenin biraz motivasyon düşürücü olduğunu kabul ediyoruz. Ama hayatın her zaman günlük güneşlik olmadığını söyleyen birilerine rastlamışsınızdır sanırız.

Motivasyon kelimesini cümle içinde kullanabiliyoruz ama anlamını biliyor muyuz tam olarak, orası meçhul. Motivasyon, organizmayı (mesela seni) belli bir davranışa (mesela okula gitmeye) iten, bu davranışın ne kadar güçlü ve etkili olacağını (sabah yataktan kolay kalkıp kalkamaman gibi) belirleyen, sonrasında davranışın devamını sağlayan çeşitli iç-dış sebepler ve bunların nasıl bir mekanizmayla işlediği ile ilgili bir kavram. Motivasyon sağlayıcılar (mesela okulda hoşunuza giden birinin olması), yani motivler (yani hoşunuza giden kişi), hedefe yönelik bir davranış için gerekli süreci başlatır, ilerlemesini sağlar ve devamını getirirler (yani okula gitmek için sabah erken kalkmayı alışkanlık haline getirmek ve ev halkını dehşete düşürmek gibi). Yani, motivler bir yandan davranışı yönlendirirken, bir yandan da organizmayı daha canlı ve hareketli tutar (yani etrafındakilerin senin neden bu kadar neşeli olduğunu sorup durmasını sağlar).

Okulların, kadrolarında bütün öğrencileri motive edecek “hoşa giden kişi” bulundurma zorunlulukları olmadığına göre iş başa düşüyor diyebiliriz. Zaten böyle geçici dış etkenlere güvenmek yerine kendi iç motivasyonunu sağlaman daha önemli. Bunun için yapabileceğin bazı şeyler var:

Okula hazırlık turlarıHızını ayarla: Gerçekçi olalım, kızgın kumlardan serin sulara atlama hızınla okula koşma hızın birbirini tutmayabilir. “Daha en baştan okula gitmek canım istemiyor, sonra ne yapacağım?” diye düşünmeye başlamayı aklından bile geçirme, boşuna zihnine bu düşünceyi sokma. Kendine karşı insaflı ol. Gün geçtikçe alışacaksın, alıştıkça performansının arttığını göreceksin. Tabii ki bilinçli bir şekilde en baştan işi sıkı tutarsan.

Yaz: “Söz uçar, yazı kalır” diye boşuna dememiş atalar. Araştırmalara göre insanlar istedikleri şeyleri yazıp bir de gözlerinin devamlı göreceği bir yerlere asarlarsa kendilerini psikolojik olarak daha güçlü hissediyorlar.

Sen de kendinle yazılı bir anlaşma yap ve çalışma masana, buzdolabının üstüne, yatağının başucuna, aynana, artık nereye en sık bakıyorsan kâğıdını oraya yapıştır. Bu sene notlarını yükseltmeyi mi hedefledin? Kâğıdına kocaman harflerle “Notlarım bu sene depara kalkacak!” yaz, as.

Gör: Sene sonunda bütün notların yüksek olduğu bir sonuç belgesi istiyorsan, bunu sık sık hayalinde canlandır. Mucizevi bir şekilde işe yarayan bir yöntemdir bu. Belgeni eline aldığını, notlarına bakıp havalara uçtuğunu gör. İstersen çok mutlu göründüğün bir fotoğrafını alıp onun yanına yüksek notların olduğu bir sonuç belgesi resmi çiz, kolaj yap, yazılar yaz. Bunlara bakmak ve kafanda olayları bu şekilde canlı görmek, bilinçaltını dürterek seni çalışmaya zorlayacak.

Okula hazırlık turlarıKendine ödül ver: Normal şartlar altında ödül almayı istemeyen bir insan evlâdı düşünemiyoruz. Ama işte, her iyi şey yaptığında sana ödül verecek birileri yok ne yazık ki etrafında. İş başa düşmüş durumda, mecburen kendi kendini ödüllendireceksin.

Özellikle okulun ilk zamanlarında buna daha çok ihtiyacın olacak. İlk haftayı düzgün bir şekilde atlattın mı? Kendini ödüllendir. İlk sınavın iyi mi geçti? Kendini ödüllendir. Tabii abartırsan ödülün de pek kıymeti olmaz. İstediğin bir CD’yi almak, sevdiğin diziyi izlemek, arkadaşlarınla hafta sonu kaçamağı yapmak gibi ödüllerden bahsediyoruz.

Plan program yap: Bu lafı ne kadar duyarsan duy asla hayata geçirmeyenlerden misin? Bu sefer kendini şaşırtmaya ne dersin? Hayatın ne kadar kolaylaştığını bir defa görürsen sonrası tereyağından kıl çeker gibi gelecek. Kendine özellikle zor bulduğun dersleri çalışabilmek için günlük, hatta saatlik programlar yap. Bol bol post-it kullanmaktan çekinme. Biz çok faydasını gördük! Ayrıca öncelik sıralaması yapmak da çok işe yarar. “Acil – önemli” dengesini aklında tutar, rutin ders çalışma, ödev ya da proje tamamlama, sınava hazırlanma gibi işlerini bir sıraya koyarsan daha rahat olursun.

Rahatla: Kendini sıkıntılı ve kaygılı hissettiğin zamanlarda ara ver! Arkadaşını ara, hafta sonu için program yap, sevdiğin sit-com’u izle, bir şeyler atıştır. Ama hatırla, bunu ne kadar sık yaparsan işe yararlığı o kadar azalır. Kendine bahane bulma konusunda uzmanlaşmamaya bak.

Biliyoruz, her yerde bunlara benzer şeyler okuyorsun ya da duyuyorsun. Bunların işe yarayıp yaramayacağı konusunda da şüphelisin. Hak veriyoruz, kimse başında durup işleri doğru yapman için seni zorlayamaz. Bu konuda tek yetkili kişi sensin, kendi kendini doğru yönetmek de senin elinde. Kendini şaşırt ve bu yıl her zamankinden daha verimli bir sen ol. Bakalım nasıl hissedeceksin...


Haydi kolay gelsin!


Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Ağustos 14, 2006 - Kafiye alarmı Jay-Z Geliyor!! - Hip Hop

Kategori: Etkinlik

Kafiye alarmı


Kafiye alarmıPopçularla metalcilere gösterilen şefkat, hip hop’cılara gösterilmiyor. Siz de farkındasınızdır, şöyle dünya çapında meşhur kimi izledik 50’den beri? Bu şikâyetlerimize katılanlardansanız, ilacınızı 17 Eylül’de alıyorsunuz, Jay-Z geliyor. Üstelik 18 yaş sınırı olmayan bir konserle!


Jay-Z’nin canlı performansının çok başarılı olmadığı, özellikle yaşından dolayı önceki yıllardaki kadar güçlü söyleyemediği, bu sene dedikodu şeklinde konuşuluyor. Ama umurumuzda mı derseniz hiç mi hiç değil gerçekten de. Koskoca Jay-Z geliyor, bir de üzerine ukalalık yapacak halimiz yok.

Brooklyn’de doğan Jay-Z’nin öyküsü, tipik fakirlikten zenginliğe giden başarı hikâyesi.On iki yaşında babası tarafından terk edilen, liseden terk, uyuşturucu sattı diye başı belaya giren siyahi bir gencin gün gelip de son on yılın en başarılı rapper’larından biri olması, bununla da yetinmeyip son yılların en başarılı hip hop plak firmalarından biri olan Def Jam’in başına geçmesi, kolay kolay rastlanabilecek bir hikâye değil. Hatta bazıları onu tüm zamanların en başarılı rapperı olarak görüyor.

Kafiye alarmıJaj-Z’nin bu kadar sevilmesinin sebebi, benzetmeleri çekinmeden kullanması bir de söylediği anda şarkı uydurabilmesi. Hatta “The Blueprint”i iki günde yazdığını söylüyor. Peki bu başarının karşılığı nedir? Dünyanın en beğenilen kadınlarından biriyle (Beyonce tabii ki) birlikte olmaya ve aşağı yukarı 300 milyon dolarlık bir servete ne dersiniz?

E peki Jay emekli olmamış mıydı? Evet, 2003’te Madison Square Garden’da bir konser verip emekli oldu. Ama ismi gündemden hiç düşmedi farkındaysanız? Şimdilerde Gnarls Barkley’in yarısı olarak gördüğümüz Danger Mouse ile mash-up albümü “The Grey Album”ü yaptı, Linkin Park ile “Collision Course”u çıkardı, Beyonce ile bol bol şarkı söyledi. Şimdi ise yeni bir albümle geri dönmeye hazırlanıyor ve hatta bir dünya turuna çıktı. İşte Türkiye konseri de bu turun bir ayağı.

17 Eylül Jay-Z İstanbul konseri, reFRESH’te (eski Maslak Venue) yapılacak. Kapılar 18:00’de açılıyor, bilet fiyatları 88 ile 33,5 arası ve dediğimiz gibi, 18 yaş sınırı yok.

Yorum (3) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Ağustos 12, 2006 - Hangi dersi neden sevelim? Süper -2-

Kategori: Etkinlik


Hangi dersi neden sevelim?


Hangi dersi neden sevelim?Okula dönüş zamanı geldi malum. Gelsin okul koridorlarında arkadaşlarla ders arası muhabbetler, gitsin kantin turları. Tabii okul hayatı sadece bunlardan ibaret olsaydı hayat daha kolay (ama bir yandan da boş) olurdu; arada bir de derslere girmek gerekiyor.

Sizi bilmiyoruz ama olduğundan eminiz, bizim favori derslerimiz vardı. Bazı derslere girerken diğerlerinden daha bir canlı, daha bir kendimizden emin olurduk. Konuya daha bir yakın hissetmek, anlatılanları kolayca anlamak, sınavda çıkacak sorulara korkmadan bakmak içimizi rahatlatırdı. Bazı derslere girerken ise öğretmen kaldırıp, durup dururken bir soru soracak diye huzursuzlanmak, anlatılanları ilk seferde anlamak mümkün olmayacak diye endişelenmek, anlamadığımızı açık etmeyi göze alıp sorular sormak ile daha sonra işi kıvıran arkadaşlardan ufak bir ders daha almaya çalışmak arasında bocalamak, dersten neredeyse soğumamıza neden olurdu. Oysa şimdi, aradan zaman geçince duruma biraz daha dışarıdan, farklı bir gözle bakabiliyoruz. Hele ki İnternet’in de varlığıyla işler ayrı bir güzelleşti. Haydi duruma ders ders bakalım:

Türkçe - Edebiyat: Güzel yazı, sayısız dilbilgisi kuralları, Divan Edebiyatı’nın ağır anlatımı, bilimum şiirde şairin aslında neler demek istediği gibi pek çok konu, bu dersin hiç de yabana atılacak durumu olmadığını kanıtlıyor. Bazılarınız bu konularda doğal bir yeteneğe sahip olmamanın sıkıntısını yaşıyor olabilirsiniz. Ama duruma şöyle bakın: İleride hayatta en çok işinize yarayacak derslerden bir tanesi bu. Doğru konuşamayan, yazamayan bir insan olmak yaşamın her alanında eksi puan getirir. Oysa bunun tam tersi, insanı her ortamda başarıya yaklaştırır. Hem bakın her an bir yerde yazılarınız yayımlanabilir. Bizim okuldayken en iyi dersimiz boşuna mı buydu sanıyorsunuz? Ufak dilbilgisi tüyoları için bakınız şu yazımız. İnternet desteği için de sadece şu adres bile yeter. Buradaki konular tüm müfredatı kaplar gibimize geliyor.

Hangi dersi neden sevelim?Matematik: Onu çok sevenler de var, ondan çok korkanlar da. Bizim şahsi derdimiz açıkçası en başta trigonometri idi. Sonsuz formüller, denklemler, eşitlikler, açılar, pi’ler, hipotenüsler, bir dolup bir boşalan havuzlar ortada uçuşurken rahat bir nefes almak kolay değil, kabul ediyoruz. Ama gelin işi şöyle taa ilkokul sıralarında kesirler ve kümelerle işe başladığımız zamandan ele alın. Aslında olay oldukça keyifli, bir bulmaca gibi. Zor evet ama zorluğu, altından kalkılamayacak türden değil. Bazılarımızın daha çok çalışması gerekiyor sadece. Kaçmayıp işin üstüne giderek, bıkıp usanmadan soru çözerek matematiğe yakınlaşabilirsiniz. Sevdiğiniz konular başta olmak üzere (şahsen bizimki geometriydi) yılmadan çalışırsanız matematiği alt edebilirsiniz. Farklı bakış açılarına kulak verin, pratik çözümleri kullananlardan yardım alın. Matematiğin hayatta her daim işinize yarayacağından emin olun. İleride tarihçi ya da trafik polisi bile olsanız, matematiğin sağladığı analitik düşünme tarzı her daim sizi bir adım ileri götürecek, inanın. Başımıza geldi, oradan biliyoruz. Ayrıca burası, burası ve burası işinize yarayabilir.

Hangi dersi neden sevelim?Tarih: Biz tarih öğrenirken İnternet neden yoktu diye ahlayıp vahlıyoruz. O zaman kitaplardan kuru kuru savaşları, antlaşmaları, krallarla padişahları öğrenmeye çalışmazdık. Şimdi Pasarofça Antlaşması ile ilgili bir Google taraması yapsak bir sürü sonuç çıkıyor. Tek kaynağa bağlı olmamanın keyfini çıkarın. Yalnız bundan bir iki sene sonra öğrenciler daha da şanslı olacak, siz de bizim gibi derdinize yanacaksınız diye korkuyoruz, zira o zaman dersler çeşitli filmler ve belgesellerle renklenecek, gazete çıkarılacak, öğrencilerin kimi sahneleri canlandıracağı drama çalışmaları yapılacakmış. Aslına bakarsanız tarihi sıkıcı ve sırf ezbere dayanan bir konu gibi değil de heyecanlı bir roman gibi ele alırsanız işiniz kolaylaşıyor, bizden söylemesi. Üstelik özellikle yakın tarihi bilmek, şimdiki olayları değerlendirmede çok işe yarıyor. Tarih bilmenin genel kültür anlamında da çok havalı bir tarafı olduğunu herhalde inkâr etmeyeceksiniz. Eh, bir de bilgi yarışmasına katıldığınızı düşünün; Osmanlı Devleti’nin Avrupa cephelerinde uzun bir barış dönemine girdiği 1718 tarihli antlaşma sorulduğunda ne diyeceksiniz? (Pasarofça diyeceksiniz tabii ki)

Kimya: Elementler, bileşikler, maddenin özellikleri, çözeltiler, tablolar, deneyler... Biraz karmaşık bir yapısı olduğunu kabul ediyoruz ama kendi içinde bir bütünlüğü var ve mantığını anlayınca gerisi çorap söküğü gibi geliyor. Kendinizi kimya konusunda sudan çıkmış balık gibi hissediyorsanız mutlaka bu işi kıvıran bir arkadaşınızdan yardım isteyin. Kendi öğrenciliğimize dayanarak söylüyoruz ki bilen arkadaşlarla çalışarak kimya konusunda çok ilerleyebilir, kendinize şaşabilirsiniz. Zevkli deneyler de var hem. Üstelik düşünsenize, kimya hayatın her anında her an olmaya devam edecek. Kimse size molekül incelemesi yaptırmayacak ama siz dünyaya daha farklı ve zengin bir bilinçle bakabileceksiniz. Eh, bulmacalarda periyodik tablonun, kuzu sesi ve Mısır tanrısından sonra en sık sorulan soru olduğunu da fark etmişsinizdir. Buradan, buradan ve buradan faydalı bilgiler de alabilirsiniz.

Hangi dersi neden sevelim?Coğrafya: Ahh ah, bizim zamanımızda Google Earth mü vardı? Sadece bu bile coğrafyanın eğlenceli hale gelmesini sağladı bize göre. Coğrafya çalışasımız var yani, o kadar söyleyelim. Dereler tepeler size düz gelsin, coğrafyanın içini dışını öğrenin. Üstelik hayatta her zaman işinize yarayacağı en ayan beyan ortada olan derslerden biri de bu değilse nedir? Eliniz değimişken buraya ve buraya da bakarsınız.

Fizik: Lisedeki fizik öğretmenimiz içbükey ve dışbükey aynaları anlatırken “içbükey aynalar sizin göbeğinize, dışbükey aynalar benim göbeğime benzer” demişti. Böyle şeker bir öğretmenimiz vardı; sınavlarda çok zor sorular sorar ama ucundan kıyısından doğru bir şeyler yazdıysanız elinden geldiği kadar not da verirdi. Şimdi sizin durumunuz ne bilmiyoruz ama fizik dersiyle arası hoş olmayan çok arkadaşımız var. Oysa fiziği anlamak, dünyada olan biten pek çok şeyin sırrını ortaya çıkarmak demek. 5. kattan düşen bir kedinin 2. kata yaklaşırken ne kadar hızlanacağı, basketbolda pas verirken topu nereden sektirirsek istediğimiz oyuncuya ulaşacağı, gökkuşağının nasıl bu yedi renge büründüğü hep fizikle ilgili. Size destek olabilecek adreslerden bazıları şu, şu ve şu.

Hangi dersi neden sevelim?Biyoloji: Sizce de endoplazmik retikulum çok sevimli değil mi? Tabii ki tek başına koskoca dersi sevdirecek kadar değil ama... Peki ya DNA sarmalı? Tamam tamam itiraf ediyoruz, biyoloji en sevdiğimiz derslerden biriydi. Ama şunu söylememize izin verin: Yunancada biyoloji kelimesi, “yaşam bilimi” anlamına geliyor. Direkt olarak varlığımızla ilgili şeyleri öğreniyoruz bu derste. Bir özelliği de sayısal ve sözel derslerin kesiştiği bir noktada olması. Düşünsenize, fizik kadar sayısal değil ama tarih kadar sözel de diyemeyiz. Enteresan bir konumu var. Hayat boyu işe yarayacağı da kesin. Tamam, tarihin en eski geyiklerinden biri olan “kurbağanın sindirim sistemini bilsem ne olur bilmesem ne olur” sorunsalı bu dersten çıkmıştır ama bu bir istisnadır, konuların çoğunluğu birebir hayatın içindendir. Üstelik genetik bilimi de biyolojiden kaynağını alır ve biliyorsunuz özellikle hastalıkların önlenmesi adına genetiğin ilerlemesi çok önemlidir. Biyolojiden zevk almak kolaydır, yeter ki kendinizi bu fikre kapamayın. Ayrıntılı bilgi için bakınız burası, burası ve burası.

Hangi dersi neden sevelim?İngilizce: Kişisel ilgi ve sevgiyle birazcık desteklediğiniz zaman İngilizceniz sular seller gibi akar gider. Kulağınızı bu dile açmak için altyazılı İngilizce dizileri ve filmleri seyretmekten daha iyi bir yol düşünemiyoruz. O altyazılara ihtiyacınız kalmadığı zaman gelince çok mutlu olacaksınız, garanti veriyoruz. İngilizce şarkıları dinlerken anlamak da cabası. Üstelik iş hayatında İngilizcenin ne kadar gerekli olduğu da malumunuz. Eh, arada bir de yurt dışına seyahate gideceğinizi düşünürseniz, Fransa hariç tüm dünya ülkelerinde İngilizce ile yaşayabilirsiniz. Fransızlar bu konuda biraz gıcıktır, illa onların dilini konuşmanızı beklerler. Eh, ona da o zaman bakarız. Bu arada sayıca daha az olsa da Fransızca, Almanca, İtalyanca gibi Avrupa dillerinin yabancı dil olarak görüldüğü liseler de var elbet. O zaman da onun avantajını kullanın; İngilizceyi nasıl olsa öğrenmek zorunda kalacaksınız büyük ihtimalle ama bu dillerden birini önceden bilmek size artı puan kazandırır. Faydalı bazı adresler ise şu, şu, şu ve şu.


Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Ağustos 12, 2006 - Ders yılına sıkı başla! - Süper!

Kategori: Etkinlik

Ders yılına sıkı başla!


Ders yılına sıkı başla!İşte yine yaz bitti ve dersmiş, teneffüsmüş, sınavmış, sözlüymüş başlıyor; yani kısaca okulların açılma zamanı geldi. Okulu sevmek hayli zor bir iş, hele de tembel ama keyifli uzun yaz günlerinden sonra. Üstelik biraz hızlı bitmedi mi? Daha yeni yeni alışmıştık tişörtlere, sandaletlere, miskin uykulara, geç saatlere kadar oturmalara, gezmekten, bilgisayara takılmaktan, televizyon izlemekten başka hiçbir işimizin olmamasına.

Okulun ilk ayları hep zor geçer. Buna bir de kışın karanlık ve kasvetli günleri eklenince sorunlar resmen sıkıntıya dönüşür. Öyleyse öncelikle şöyle bir rahat nefes bir almalı, sonra da okul için neler yapabileceğimize bakmalıyız.

Ders yılına sıkı başla!Her şeyden önce okulu bir zorunluluk olarak gördüğümüz sürece derslerin bir tür Çin işkencesinden farklı olmayacağını bilmek lazım. Ama eğer öğrenmenin aslında çok da sıkıcı olmadığını ve zaten çok da uzun sürmeyeceğini, bir taraftan derslerden keyif de alabileceğimizi düşünürsek, kış günlerinin kasveti de dağılıp gidecektir.

"Ne zaman, ne yapacağı belli olmayan insanların günleri kısadır" diye bir söz etmiş birileri zamanında. Tabii "Her an ne yapacağı belli olan insanların da günleri biraz sıkıcı değil midir?" diye sorabiliriz karşılık olarak ama geleceğimiz mevzuu bahis olduğunda her zaman uyarıları göz önünde bulundurmakta fayda var. Öyleyse okul dönemlerinde mümkün olduğunca programlı olmamız işlerimizi çok kolaylaştıracaktır.


Nasıl mı?


Ders yılına sıkı başla!1. Çalışmaya her zaman sevdiğin derslerden başla, sevmediklerini aralara sıkıştır, zamanla onlara da alışmaya başlayacaksın.

2. Kendini belirli saatlerle kısıtlama. Örneğin "18.00-19.00 arası tarih çalışacağım" deme. Bunun yerine "Bugün bir saat tarih çalışacağım" gibi geniş bir zaman dilimi seç. Böylece kendini kafese konmuş gibi hissetmez, motivasyonunu kaybetmezsin. Ama "Vakit var, nasılsa çalışırım" diyerek de kaytarma!

3. Çalışmaya 10-15 dakikalık aralar vermen tabii ki süper bir fikir fakat bu süreyi sakın televizyona takılarak geçirme, derse geri dönmen mümkün olmayabilir. Onun yerine bir şeyler atıştır, müzik dinle, arkadaşını ara, e-postalarına bak. Ama ne yaparsan yap kendine koyduğun sürenin sonunda mutlaka masanın başında ol!

Ders yılına sıkı başla!4. Çok klasik bir öneri gibi gelebilir, ancak yatmadan hemen önce göz ucuyla şöyle bir notlara bakmanın mucizevi bir etkisi var, uzmanlar uyumadan önce öğrenilen bilgilerin akıldan çıkmadığını söylüyorlar. Ayrıca tarafımızdan daha önce denenmiştir, garanti verilir.

5. Programa başladın ama kısa bir süre sonra "Aman neyse, bugün derste öğrendiğim İngilizce yeterli, yarın bir ara bakarım" gibi sapmalar başladı. İşte bu çok tehlikeli. Eğer kontrol altına alabileceğinden eminsen arada başını dinleyebilirsin tabii ki ama bu tür kaçamaklar sonradan alışkanlık haline dönüşüyor ve sınav zamanı ciddi karın ağrısı yapıyor, ona göre!

6. Bir çalışma alanın olsun. Bu ille de masa olmak zorunda değil. Evdeki bir kanepenin köşesi de olabilir. Çalışma alanını, çalışmaktan başka bir şey için kullanma. Bir süre sonra o alanın içine girdiğinde, konsantrasyonunun otomatikman tavana vurduğunu göreceksin.

Yapalımlar – Yapmayalımlar:

Bir kere derslerde başarılı olmak körü körüne ders çalışmakla doğru orantılı değil. Her şeyden önce keyif aldığın uğraşlarına da zaman ayırabilmelisin. Yaşadığımızı ve nefes aldığımızı ancak böyle hissedebiliriz, yoksa her şey okul demek değil. Bir taraftan düzenli bir şekilde dersleri yürütürken, diğer taraftan basketbol oynayabilir, resim-heykel kurslarına katılabilir, tiyatro faaliyetlerine başlayabilir, bol bol kitap alıp okuyabilirsin.

Ders yılına sıkı başla!Demek ki şu hem derslerde başarılı olup, hem de sosyal yönleri pek bir faal olanların, programlı olmalarının dışında başka sırları da var:

Kendin için çalış: İnsanın kendisinden sürekli bir şeyler beklendiğini hissetmesi genellikle suçluluk ve güvensizlik yaratır, bu da kısa sürede pes etmesine sebep olur. O yüzden başkalarının senden ne beklediğini düşünmeden ve hiçbir şeyi zorunluluk olarak görmeden çalış.

Sakın ezberleme: İşin kolayıymış gibi görünür ama aslında ezberlemek çok nankör bir yoldur. Hem zamanını alır hem de kısa süre sonra seni başladığın yerde bırakır. En iyisi okuduğunu anlamayı ve kavramayı dene.

Ders yılına sıkı başla!Sınavları gözünde büyütme: Yine çok klişe olacak ama her şeyi sınav gecesine bırakırsan yıl sonunda çuvallayan sen olursun. Bu konuda yapacağın tek şey sınav tarihini öğrendiğin günden itibaren çalışmalarını günlere yayman ve sınav gecesi de herkes kâbus içinde sabahlarken, son bir kez göz atıp erkenden yatıp uyuman.

Kıyaslama: Hiç bir zaman arkadaşlarının veya kardeşlerinin senden daha başarılı olup olmadıklarını düşünme. Bunun sana hiç bir faydası yok, sadece kendini mutsuz ve çaresiz hissetmene sebep olur. Senin tek rakibin kendinsin!

Ders yılına sıkı başla!Aktif ol: Bu da yıllardır söylenir. Ama ne yazık ki haklılar. Derslere katıldığın ve sorular sormayı denediğinde garip bir şekilde o dersi sevmeye başladığını ve anlaşılmayacak hiçbir şey olmadığını göreceksin.

Kendini ödüllendir: İyi ders çalıştığını hissettiğin her zaman kendine küçük de olsa bir şeyler al, ne zamandır istediğin CD, kitap, dergi, hatta en sevdiğin çikolata bile olur. (Pavlov sistemi de diyebiliriz buna :)


Gelelim işin en eğlenceli kısmına: İnternet!


Ders yılına sıkı başla!Artık ödevler ve araştırmalar çok daha kolay, önünde kocaman bir dünya var, üstelik bir parmak uzaklıkta. Bizim gözümüze çarpanlar şunlar oldu:

www.akampus.com: Üniversite yaşamına dair keyifli bir site. Öğrenciler için ders notları, yorumları, not ortalama hesapları gibi hizmetler veren sitede ayrıca kampuslardan güncel haberler, çeşitli aktivite duyuruları ve kulüp tanıtımları da var. Bir de üniversite tercihi yapmak isteyen gençler burada birçok üniversitenin linkini de bulabilirler.

Ders yılına sıkı başla!

www.dersisteyen.com: Bu da ÖSS’ye hazırlık için hazırlanmış son derece başarılı bir site. Sınava hazırlananlar için faydalı bilgiler, meslek seçimi üzerine öneriler ve geniş kapsamlı bir soru bankası mevcut. Bunun dışında matematikten Türkçe’ye, İngilizce’den İspanyolca’ya kadar pek çok konuda herkese Boğaziçi mezunu öğrencilerden ders verme hizmeti de var ki ilgilenenlere duyurulur.

Ders yılına sıkı başla!

www.kimyaokulu.com: Diğer bir arıza ders: Kimya. Ama artık onun da kolayı var. kimya ile ilgili aklına gelebilecek veya takılabilecek her şeyin cevabı burada. Radyoizotop mu dedin? Ya da elementlerin resimlerini mi arıyorsun? Yoksa deney mi yapmaya karar verdin? Hepsi, hatta daha fazlası var. Ayrıca detaylı bir kimya terimleri sözlüğü de bulunuyor.

www.egitim.com: Buraya bakmadan geçmek olmaz. Eğitimle ilgili pek çok şeyi burada bulmak mümkün. Pratik bir sayfa kullanımı sunan sitede ödev yardımcısı, ders çalışma yöntemleri, yurtdışı eğitim olanakları, eğlenceli etkinlikler, fıkralar, hobiler olduğu gibi aynı zamanda gençlere ve velilere rehberlik hizmeti de bulunuyor.

www.kpds.4t.com/index.htm: Burası da yabancı dil sınavlarının bulunduğu bir site. TOEFL ve KPDS’ye hazırlananlar mutlaka bakmalı. Eğer ileride yurtdışında okumak gibi bir niyetin varsa mutlaka senin de girmen gereken bu tür bir sınav olacak, istersen şimdiden ne sorduklarına bakıp erken hazırlığa başlayabilirsin.

* Eğer yabancı dilde eğitim veren bir okulda okuyorsan ya da en azından İngilizce biliyorsan şu linkler de işine yarayabilir:

Ders yılına sıkı başla!www.schoolwork.org: Ah süper bi site. Sayfaya girer girmez karşına konu başlıkları çıkıyor: Sanat, edebiyat, tarih, sağlık, müzik, mitoloji, ne ararsan, hemen konuna tıklıyorsun. Oldukça geniş bir arşivi var, aradığını bulamaman şanssızlık olur doğrusu.

www.homeworkspot.com: Burada son derece geniş bir bilgi arşivi var. Durduk yerde aklına takılan bir sorunun cevabını burada bulabilirsin, örneğin yapraklar neden renk değiştirirler gibi veya ülkelerin başkentlerini, bayraklarını öğrenmen gerek, hemen buraya bakıyorsun, sorular ve cevapları karşında hazır. Bunun dışında dönem ödevlerine yardımcı olabilecek hemen her konu için geniş bir kaynak burada seni bekliyor.

starchild.gsfc.nasa.gov/docs/StarChild: Geleceğin bilimadamları için dört dörtlük bir site. Üstelik pek sevimli bir dizaynı var. Uzay, güneş sistemi, galaksimizde neler olup bittiği ve sürekli değişen ilginç soruları ile bir girdiğinde kendini zor dışarı atabileceğin bir yer.

seds.lpl.arizona.edu/billa/tnp: Güneş sistemimizdeki gezegenler ve yıldızlarla ilgili detaylı bilgi edinmek istiyorsan burası aradığın yer. Bilimsel açıklamalarla birlikte mitolojik öyküler, sesler ve görüntüler de var.

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Ağustos 12, 2006 - Lhasa: Sınırların ötesinde, evrensel, büyülü

Kategori: Etkinlik

Lhasa: Sınırların ötesinde, evrensel, büyülü


Lhasa: Sınırların ötesinde, evrensel, büyülüHer zaman ünlü pop ya da rock starlardan bahsedecek değiliz. Kimi zaman da ismini herkesin duymamış olabileceği müzisyenleri tanıtmalıyız ki işin zevki artsın değil mi? Çoğunuzun tanımadığını sandığımız ama tanırsa çok iyi olacağını düşündüğümüz nefis bir müzik insanından bahsedeceğiz: Lhasa de Sela ya da daha bilinen adıyla, kısaca: Lhasa.


Meksikalı ve Yahudi – Amerikalı atalarından miras kanı damarlarında dolaşan Lhasa, New York doğumlu. Bu büyük şehrin Big Indian bölgesinde doğan Lhasa, geleneksel yapıdan hayli uzak olan ailesinin aynı yerde fazla kalmama ve “hayat seni nereye götürürse oraya git” prensibi dolayısıyla buradan kısa süre içinde ayrılmış. Okul otobüsünden bozma araçlarıyla ABD ve Meksika sınırları içinde yer alan çeşitli yerleri gezip durmuşlar. Aslen yazar ve öğretmen olan babası, inşaat işçiliğinden meyve toplayıcılığına kadar her türlü işi yapıyormuş. Annesi ise fotoğrafçıymış. Ebeveynleri ve kardeşleri ile birlikte yaptığı bu yolculuklar, Lhasa'nın geniş hayal dünyasını besleyen deneyimler olmuş. Babasının seçtiği Amerika ve Meksika yerel şarkıları, Latin, Arap, Doğu Avrupa ve Asya müzikleri de ileride çizeceği yolun kapılarını açmış diyebiliriz.

Şarkı söylemeye, on üç yaşındayken San Fransisco'da bir Yunan kafesinde başlamış. Düşük tempolu Billie Holliday şarkıları ve Meksika ezgileriymiş tercihi. Kendi sesinin gücünü ve şarkı söylemenin onda uyandırdığı yoğun duyguları burada keşfetmiş.

19 yaşına geldiğinde yolu biraz kuzeye, Kanada'ya kaymış. Gitaristi ve yapımcısı Yves Desrosiers ile burada tanışmışlar. Beş sene boyunca birlikte Montreal'de çeşitli barlarda canlı performanslar sunmuşlar. Buralarda edindiği deneyim, onu 1998 tarihli ilk albümü “La Llorona”yı çıkarmaya kadar götürmüş. Aztek mitolojisinde yer alan bir denizkızı karakteri çevresinde şekillenen, geleneksel Meksika müziğinden alternatif rock'a kadar çok çeşitli tınıları sentezlediği bu albüm, Lhasa'ya hak ettiği ün ve başarıyı getirmiş. Bu gizemli ses, yürek burkan melodiler ve ilginç hikâye, dünyanın pek çok yerinde ilgi çekmiş ve albüm tahminlerden çok fazla satmış, platin plak derecesine ulaşmış. Felix Award'da ve Juno Award'da "En İyi Evrensel Müzik Sanatçısı" olarak ödüllendirilmesi de cabası!

Lhasa: Sınırların ötesinde, evrensel, büyülüBirkaç yıl boyunca grubu ile birlikte Avrupa ve Kuzey Amerika'da turnelere çıkan Lhasa'nın seyircisiyle iletişimi ve sahne performansı da eşsizmiş. Gelin görün ki bu turlar sonrasında enteresan bir karar almış Lhasa: Müziği bırakmak ve Fransa'daki üç kız kardeşinin yanına giderek sirkte çalışmak! Çocukluk rüyası olduğunu söylediği bu işi, 1999 yazında "Pocheros" isimli bir şov düzenleyerek hayata geçirmişler ve hep birlikte bir tura çıkmışlar.

Tabii ki kanına müziğin bu kadar derinden işlediği biri için müziği bırakmak, bunu söylemek kadar kolay olamaz. Durum bu olduğu için Lhasa tekrar şarkı yazmaya başlamaktan kendini alamamış. Tindersticks'in "Waiting for the Moon" albümüne bir düetle konuk olmuş. Bir süre sonra Kanada'da eski bir liman kenti olan Marseille'ye gitmiş ve yeni şarkıları için çalışmaya başlamış. 2002'de Montreal'e dönerek, ilk albümünde birlikte çalıştığı François Lalonde ve Jean Massicotte ile buluşmuş ve ikinci albümü "The Living Road"u 2003'te çıkarmışlar. Bu albüm, hayatı yola benzetme kavramı etrafında şekillenmiş. Nereye giderse gitsin kendini evinde hissetmesini sağlayan güce adamış şarkılarını. Çocukluk ve gençliği göçebe kıvamında süren bir insan için doğal bir sonuç değil mi?

Lhasa: Sınırların ötesinde, evrensel, büyülü

Lhasa: Sınırların ötesinde, evrensel, büyülüBu arada ilk albüm, içindeki şarkılar İspanyolcaya çevrilerek yeniden raflardaki yerini almış. İkinci albümünde İngilizce’nin yanısıra Fransızca ve İspanyolca şarkılar olması da onun evrensel müzisyen kimliğini güçlendiriyor zaten.

Bir yanda çekingen ve sakin bir yanda cömert ve bilge bir tavır taşıdığı konser performanslarında hemen belli olan Lhasa, seyircisi ile bir bütün olabilmeyi başaran sanatçılardan. Şarkılarının her birinin kendi başına bir öyküsü var ve dahası, Lhasa bunları konserlerinde kendine özgü tatlılığıyla anlatıyor izleyicilere. Gittiği ülkenin dilini öğreniyor bir parça, oranın geleneksel enstrümanlarına ilgi gösteriyor, yeri geliyor bunları konserlerine malzeme ediyor. 2005'teki caz festivali kapsamında düzenlenen İstanbul konserinde de bunların tadını aldı Lhasa severler.

Evet, şarkıları genellikle acılı, melankolik, dramatik ama asla mızmız, insanı süründüren tipte değil. Tam tersine umutlu, heyecanlı, tutkulu ve içten. Hangi türe sokacağınızı bilemediğiniz, dünyanın hangi parçasına ait olduğunu kestiremediğiniz, Küba'dan da gelmiş olabilir Balkanlar’dan da, Fransa kökenli de olabilir Ortadoğu da diye düşünebileceğiniz şarkıları müziğine daha bir zenginlik ve renk katıyor. Müziğini bir kategoriye sokamıyorsunuz ama önemli olan şu ki kendinizi çok iyi hissediyorsunuz.

Lhasa: Sınırların ötesinde, evrensel, büyülüLhasa'nın sesi genizden geliyor ama yumuşak ve kadife gibi, kısık ama güçlü de bir yandan. Söylediği her dili anlam ve aksan olarak iyice kavramış. Müziğin ona her zaman ilham verdiğini, onu yalnızlıktan kurtardığını ve diğer insanlar tarafından derin bir düzeyde anlaşıldığını hissettirdiğini söylüyor.

Lübnan'da yaşanan acıyı derinden paylaşan ve ülke halkına bir nebze olsun yardım edebilmek ve ümit verebilmek için yardım konseri düzenleyen Lhasa'nın sınır tanımayan kişiliği, sesine ve yazdığı sözlere de yansıyor, onları zamansız ve mekânsız kılıyor. Eski Fransız şansonlarından İspanyol kökenli flamenkoya uzanıyor şarkılarının ritimleri. Hayatta aslında hiçbir şeyin kendini tekrar etmediği, onu bir yerden sadece tek kez geçtiğiniz bir yol olarak düşünür ve yaşarsanız nasıl özgür kalabileceğiniz ve hiçbir şeyin aslında sıradan olmadığı felsefesi üzerine müzik yapan Lhasa, yeni şeyler denemeye açık müzikseverler için eşsiz bir kaynak. Bize kalırsa kaçırmayın.


Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Ağustos 9, 2006 - Sanal müze bileti..

Kategori: Etkinlik

Sanal müze bileti..

Sanal müze bileti - 1Dünyanın her yerinde müzeler ve sanat galerileri var. Bunların bazıları çok önemli sanatçıların eserlerini barındırmaları sebebiyle ayrı bir ilgiyi hak ediyorlar. Kaç tanesini gezme şansımız olur hayatta, orası meçhul. Maden öyle en iyisi dünyadaki çok özel müzeleri kısaca tanıtalım ve sanal ortamda da olsa içlerindeki güzelliklere ulaşabileceğiniz adresleri verelim. Hiç yoktan iyidir, değil mi?

Louvre

Dünyanın en büyük ve muhtemelen de en bilinen sanat müzesi olan Louvre, malûmunuz olduğu üzere Fransa’nın başkenti Paris’te yer alır. Gezme şansına erişmiş olan en azimli insan evlâdının bile müzedeki her eseri görmüş olması olanaksıza yakındır. Zira müzenin her yerini lâyığıyla gezmeye kalksanız bir ay gibi bir sürenin geçeceği söyleniyor.

İlk hevesle elinizde kitapçık, her gördüğünüz sanat eserinin hakkını vermeye çalışmanız çok normal olsa da gerçekçi bir yaklaşım değil. Zaten zaman geçtikçe daha çok şey görmek umuduyla koşarak dolaşmaya başlamanız çok beklenen bir davranış.

Müze o kadar büyük ki kapıdan girerken aldığınız biletin geçerliliği 1 tam gün. Arada eğer bayılacak gibi olursanız dışarı çıkıp, yemek yiyip geri dönebilirsiniz. Bu kadarını onlar düşünmüş düşünmesine ama sizin değerli vaktinizi harcamaya içiniz elverir mi orası bilinmez.

Sanal müze bileti - 1Bahçesindeki ünlü cam piramidin kimilerince takdir edildiği, kimilerince de yerden yere vurulduğu müzenin bahçesinde dört tane de küçük piramit bulunuyor.

Asıl binaya ya ünlü büyük piramitten ya da Caroussel du Louvre’den giriliyor ki burası içinde alışveriş merkezleri ve kafeleri içeren bir bölüm. Ayrıca burada dev piramidin ters çevrilmiş bir modeli de bulunuyor.

Louvre Müzesi, Leonardo da Vinci’nin Mona Lisa tablosuna ev sahipliği yapıyor. Eğer önündeki yoğun turist kalabalığını aşıp bakabilirseniz Mona Lisa’nın ünlü gülümsemesinin sırrını çözebilirsiniz belki.

Cam piramidin altında yer alan kapılarının ismi de çok egzantrik: Denon, Sully ve Richelieu. Bu kapılardan geçerek farklı tarihî dönemlere ait eserlere ulaşılabiliyor.

Alâmeti farikaları: Mona Lisa (Leonardo da Vinci), Last Supper (Leonardo da Vinci), Venus de Milo (Rodin), L’Amour et Psyche (Antonio Canova)


Sanal tur


Uffizi Gallery

Sanal müze bileti - 1İtalya’nın büyülü kenti Floransa’daki en büyük müze olan Galleria degli Uffizi, Michelangelo, Rafaello, Rembrant, Caravaggio gibi dev isimlerin resimlerini barındıran çok önemli bir müzedir. Duvarlar, yerler, tavanlar, her biri ayrı bir âlemdir. Bir çok Osmanlı padişahının portreleri de yer alır müzede.

Müzenin içinden geçen koridorun hikâyesi şudur: Hükümdar Medici, kendisine kötülük etmesi muhtemel düşmanlarına yakalanmadan evinden işine, işinden evine gidebilsin diye parlamentoyu saraya bağlayan bir tünel inşa edilmiş. İşte bu tünel Uffizi Müzesi’nin içinden geçiyor. Galeri, halka açılan ilk müze aynı zamanda. 1591 yılında insanların gezmesine izin verilmiş. Yüzyıllar boyunca elbette değişikliklere uğrayan müze, bugün 45’ten fazla odasında 1700 civarı resim, 300 heykel ve 46 goblen barındırıyor. Aslında depoda bekleyenler ve diğer müzelere ödünç verilenlerle birlikte Uffizi’nin sahibi olduğu eserlerin sayısı 4800’ü geçmektedir.

Alâmeti farikaları: La Primavera (Sandro Botticelli), Birth of Venus (Sandro Botticelli), Medusa (Caravaggio), Pope Leo X (Raphael)


Sanal tur


Sanal müze bileti - 1London National Gallery

1824 yılında, sanat koleksiyoncusu John J.Angerstein’nin sahibi olduğu eserler satın alınarak açılan National Gallery’nin 38 resimlik hazinesi, önceleri sadece eğitim ve hoş zaman geçirme anlamında önem taşıyormuş. Zamanla sergilenen eser sayısı artınca, Trafalgar Meydanı’nda bir yer belirlenerek orada müze binası inşa edilmiş. Galeri, bugün dünyanın en önemli eserlerinden bazılarını barındırıyor. Sabit koleksiyon, 1250 ve 1900 yılları arası Batı Avrupa sanatını kapsıyor.

Alâmeti farikaları: Venus and Mars (Sandro Botticelli), The Virgin of the Rocks (Leonardo da Vinci), Les Grandes Beigneuses (Paul Cezanne), The Water-Lilly Pond (Claude Monet), Boating on the Seine (Auguste Renoir), Bathers at Asnieres (Georges Seurat), Sunflowers (Vincent van Gogh)

Sanal tur

Museo del Prado

Sanal müze bileti - 1İspanya’nın başkenti Madrid’de bulunan müze, çok nadir parçaları bir araya getiren önemli sanat merkezlerinden biri. 14 - 19. yüzyıllar arası Avrupa sanatının nadide parçalarını burada yakından görme şansı var.

Resim ve heykel müzesi olarak kurulmuş; 5000’den fazla resim, 2000 civarı baskı, 1000 kadar metal para ve madalyon, 2000 tane dekoratif obje, 700’den fazla da heykel bulunuyor müzede. Picasso’nun ünlü Guernica’sı da New York'taki Modern Sanatlar Müzesi'nde sergilendikten sonra İspanya’ya geri getirildiğinde bir süre del Prado’nun Cason del Buen Retiro binasında sergilenmiş ancak oradan Reina Sofia Museum’a aktarılmıştır.

Alâmeti farikaları: Las Meninas (Velazquez), The Glory (Titian), The Story of Nastagio Degli Onesti (Sandro Botticelli), “The Nude Maja” and “The Clothed Maja” (Francisco de Goya), Adam – Eve (Albrecht Dürer), The Resurrection (El Greco), The Adoration of the Magi (Peter Paul Rubens)

Sanal tur

Sanal müze bileti - 2


National Gallery of Art

Dünyanın şüphesiz en ünlü müzelerinden biri de ABD’nin başkenti Washington’da bulunan National Gallery of Art. 13. yy Avrupa sanatının örnekleri, Amerikan tarihinin en eski sanat eserleri burada. 1937 yılında zengin bir finansçı ve sanat koleksiyoncusunun hediye ettiği parçalar çevresinde kurulmuş. 1971 yılında Başkan Franklin Roosevelt’in destek vermesiyle müze gelişmeye başlamış. Başka koleksiyoncular da müzeye ellerindeki eserleri bağışlamaya başlamış. Bugün ise dünyanın gelmiş geçmiş en büyük sanatçılarının çok önemli eserleri var bu büyük müzede. Gez gez bitecek gibi değil.

İki binadan oluşan müzenin batı yakasında daha çok İtalyan sanatından parçalar var. Doğu yakasında ise daha yeni ve modern sanatın örnekleri yer alıyor. Geçtiğimiz yüzyılın en önemli sanatçılarının çok mühim eserlerine burada rastlamak mümkün. Örneğin Van Gogh, Matisse, Renoir... 1999 yılında ise halkın rahatça gezebileceği bir heykel bahçesi eklenmiş müzeye.

Bizim gibi ancak sanal ortam ziyaretçilerini de unutmayan müzenin web sitesi bu anlamda gayet zengin. Haftalık olarak değişen online turlar bile düzenliyorlar. Ara sıra bakmayı ihmal etmemek lazım anlayacağınız. Ayrıca dünyanın çeşitli yerlerine giden gezici sergiler de düzenliyorlar. Bekliyoruz ne diyelim.

Sanal müze bileti - 2Alâmeti farikaları: The Dance Lesson (Edgar Degas), The Railway (Edouard Manet), The Houses of Parliament, Sunset (Claude Monet), Houses in Provence (Paul Cezanne), Farmhouse in Provence (Vincent van Gogh), The Tragedy (Pablo Picasso), The Age of Bronze (Auguste Rodin).


Sanal tur için tıklayın.


Musee d’Orsay

Resim, heykel, dekoratif ve grafik sanatlar, fotoğraf gibi pek çok farklı disiplinden çok çeşitli eserler içeren, dünyanın en önemli müzelerinden birisi olan ve Paris’te bulunan müzede Renoir, Picasso, Courbet, Monet, Rodin, Manet, Matisse gibi çok önemli sanatçıların yine çok önemli eserleri var.

Eskiden gar olan, sonra müzeye çevrilen şahane bir binaya sahip. Her ne kadar Louvre’dan kendisine pek sıra gelmese de ziyaretçi sayısı konusunda çok iddialı olan Musee d’Orsay’a ne yazık ki şimdilik bu anlamda bir katkıda bulunamayacağız.

Sanal müze bileti - 2

Sanal müze bileti - 2Tanıttığımız pek çok diğer müze için geçerli olan “bir günde her yerini gezememe” sorunu burada da mevcut. Ama düzenli yapısı sayesinde yolunuzu bulmak çok zor değil. Ayrıca çeşitli kısayollar oluşturulmuş. Örneğin empresyonizm meraklısı ziyaretçiler için direkt olarak beşinci kata yönlendirme mevcut.

Gar olarak kullanıldığı zamandan kalan devasa saatler, kendi başına bir sanat eseri olan giriş kapısı, geniş salonları ile dikkat çeken müze, Fransa’ya gidip kültür gezisi yapabilen tüm sanatseverlerin önemli uğrak noktalarından biri olarak ilgi ve bilgiyi hak ediyor.

Alâmeti farikaları: Olympia (Edouard Manet), Balzac (Auguste Rodin), Starry Night (Vincent van Gogh), Apples and Oranges (Paul Cezanne), The Artist’s Studio (Gustave Courbet), The Saint-Lazare Station (Claude Monet), Women at the Well (Paul Signac)


Sanal tur için tıklayın.


MOMA

New York Modern Sanatlar Müzesi; yani MOMA, bahsettiğimiz diğer müzeler gibi kim var kim yoksa toplamış, ünlü eserlerini koleksiyonuna katmış çok önemli bir müze. Resim, mimari, tasarım, heykel, fotoğraf, film gibi pek çok disiplinde 19. yy’ın son zamanlarından günümüze kadar pek çok modern sanat eserinin yer aldığı MOMA, içeri girmek için uzun kuyrukların tükenmesini beklemeniz gereken müzelerden. Tabii bizim burada böyle bir derdimiz yok.

Sanal müze bileti - 2Camdan ve taştan yapılan binanın kendisi de bir tasarım harikası. Gidenlerin, dışına mı içine mi baktığını bilemediği mekânda tabii ki bir süre sonra aklın sesi baskın çıkıyor ve Picasso, Van Gogh, Cezanne, Chagall, Klimt, Matisse, Klee, Modigliani, Kandinsky gibi ölümsüz isimlerin eserlerine bakmanın daha akıllıca olduğu ortaya çıkıyor. Müzenin yönlendirme ve rehberlik hizmetlerinin de mükemmel olduğu söyleniyor. 1929 yılında kurulan müzede büyük değişiklikler yapıldı ve 2004 yılında yeni haliyle Manhattan’da yeniden hizmete girdi.

Alâmeti farikaları: Foliage (Paul Cezanne), Watercolor Number 13 (Vasily Kandinsky), Guitar (Pablo Picasso), Sleeping Peasants (Pablo Picasso), Reclininng Nude (Henri Matisse), Roll of Bills (Andy Warhol), The Storm (Edvard Munch), Hope (Gustav Klimt), The Persistent of Memory (Salvador Dali)

Sanal tur için tıklayın.


Sanal müze bileti - 2MET

MET; yani uzun adıyla The Metropolitan Museum of Art büyük, çok büyük. Gezmek bitirmek o kadar zor ki... Hatta müze, elindeki bütün parçaları değil sadece en büyük ve önemli eserleri sergiliyormuş. Yetkililer gerisini ne yapıyor bilemedik, belki evlilik yıl dönümleri geldiğinde eşlerine hediye ediyorlardır. Şaka şaka, yasak tabii ki.

Yine New York’ta bulunan müzede çeşitli bölümler var. Örneğin Mısır bölümünde koca koca piramitler yer alıyor. Bunun dışında İnka, Çin, Selçuklu, Osmanlı İmparatorlukları ile ilgili bölümler de gayet ilgi çekici.

Yunan ve Roman sanatı, İslam sanatı, Afrika sanatı, Japon sanatı, Asya sanatı... Müzenin görüldüğü gibi en önemli özelliği, toplumlara ve dönemlere göre kısımlara ayrılmış olması.

Ünlü Central Park’ın sevimli sincaplarını izlemek yerine içerideki birbirinden önemli eserleri izlemeyi tercih eden sanatseverleri unutulmaz bir deneyimin beklediği kesin. “Sanatın 5000 Yılı” sloganını kendisine lâyık görmüş bir müzeden bahsediyoruz. Amerikan dekoratif sanatı, zırhlar, yedi yüzyıl ve beş kıtadan kostümler, ortaçağ, modern çağ, fotoğraflar, müzik enstrümanları... Ne ararsanız var burada.

Çok büyük demiş miydik? Yine derin bir ah çekiyor ve sanal turumuza başlıyoruz. Zaten göreceksiniz, burası da sanal ziyaretçilerin yoğunluğunu düşünerek özel bölümler hazırlamış.

Alâmeti farikaları: The American School (Matthew Pratt), Head of the Virgin (Leonardo da Vinci), Samson and Delilah (Albrecht Altforfer), The Last Communion of Saint Jerome (Botticelli), Madonna and Child (Raphael), The Musicians (Caravaggio), The Abduction of Rebecca (Eugene Delacroix), Cypresses (Vincent van Gogh)


Sanal tur için tıklayın.

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Ağustos 9, 2006 - Bilardonun kalabalık versiyonu: Snooker

Kategori: Etkinlik

Bilardonun kalabalık versiyonu: Snooker


Bilardonun kalabalık versiyonu: Snooker

Hemen herkes hayatı boyunca en az bir kere, bir bilardo masasının başında bulunmuş ve o ilk bulunuş sırasında çuhanın yırtılmasına neden olmadıysa bu sporu ara sıra yapmanın mantıklı olabileceğini düşünmüştür. Üç top oyunu biraz daha zor olduğundan, bilardo aşkı genel olarak "Amerikan" adıyla anılan türe yönlendirilmiştir. Söz konusu oyunun, bize oldukça tanıdık gelen ama masanın biraz kalabalık olduğunu düşündüren bir başka versiyonu da İngiltere kökenli olan ve "snooker" adıyla anılan çeşididir. Aslında bilardo salonlarında görmeye alıştığımız bütün aletler oradadır; fakat sanki biraz fazlası da vardır. Hatta dikkatli sayarsak masada on beş tane kırmızı, birer adet siyah, pembe, yeşil, mavi, kahverengi ve sarı top olduğu görülür. İşte bu bizi huşu içinde titreten, herhangi bir mana veremediğimiz bir gizemdir. Snooker masadaki top sayısının fazlalığıyla, bilardonun iş çıkış trafiği hali sayılabilir.


Kim bulmuş ki bunu?


Bir çok ilginç oyun gibi snooker da sıkıntıdan ve yapacak hiçbir şey olmamasından doğmuş. Hindistan'ı sömürmekle meşgul olan İngiliz subayları Muson yağmurlarının gemi azıya aldığı bir gün bilardo oynamaktan sıkıldıklarını söyleyip deneysel çalışmalara girişmişler. Bu deneysel çalışmalardan bazıları ıstakaları tamamen devre dışı bıraktığından ve topların kafa vurularak deliklere atılmasını önerdiğinden pek başarılı olamamış, ancak bu çalışmalardan bir tanesi mucidi Sir Neville Chamberlain'in ismini tarihe geçirmeyi başarmıştır. Ve evet bildiniz söz konusu oyun snooker'dır. Oyun emekleme döneminde bildiğimiz snooker'a pek benzemiyormuş, renkli top sayısı daha azmış ve masa kenarında, renkli topları girdikleri ceplerden çıkartan penguen giyimli beyefendi de henüz ortalarda görülmemekteymiş.


Renkli toplar şirin duruyor. Peki bir işe yarıyorlar mı?

Bilardonun kalabalık versiyonu: SnookerMantıklı bir soru gerçekten ancak üzülerek belirtmek zorundayım ki o toplar sadece estetik nedenlerle orada değil. İlk görüşte topların çuhayla kontrast yaratıp oyuna renk katmak için orada oldukları sanılabilir elbette. Hatta topları sürekli girdikleri ceplerden çıkarıp oyunculara tehditkar bir şekilde bakan ve sanki "bu top burada duracak anladın mı? Ben burada durmasından hoşlanıyorum, böyle güzel oluyor" demeye getiren penguen giyimli beyefendi de bu iş için oradaymış gibi gelebilir insana, ama işin iç yüzü biraz değişik elbette. Snooker'ın amacı aynı Amerikan bilardonun bazı türlerinde olduğu gibi, bir oyun sonunda rakipten daha fazla puan toplamak olduğundan ve kırmızı toplar bu ayrımı yapabilecek kapasitede görünmediğinden, renkli toplar değişik puanlara ve oyunun gidişini belirleme gücüne sahip. Yandaki grafikte de görülebileceği gibi, en yüksek puana sahip olan, renginin verdiği karizmadan olsa gerek siyah top. Onu altı puanla pembe ve beş puanla mavi takip ediyor. Kahverengi dört, yeşil üç ve sarı iki puan, kırmızı topların herbiriyse bir puan sayılıyor. Renkli topların oyun için önemi büyük olsa da oyuncuların kırmızı toplar tükenmeden bunlara direk atış yapmasına izin verilmiyor. Snooker masası hakkında da söylenmesi gereken birkaç şey var elbette. Normal bilardo masalarının hemen hemen bir buçuk katı büyüklüğünde olan masanın uzun kenarı 3.7, kısa kenarıysa 1.86 metre. Ölçüleriyle biraz göz korkuttuğu doğru gerçekten. Gelelim oynanışa.

Oynanışı


Bilardonun kalabalık versiyonu: Snooker Bisiklete binmek bir kere öğrenildiğinde unutulmaz derler tabii ama bu sözün snooker için geçerli olması pek mümkün değil. O kadar çok kuralı var ki oyuncuların hem bilardo oynamayı çok sevmesi hem de her sabah kahvaltıdan sonra ortalama kırk beş dakika kadar oyunun kurallarını okuması gerekli. Basitçe anlatmak gerekirse, oyun açıldıktan sonra ilk yapılması gereken şey beyaz topu bir kırmızıya çarptırmak ve faul olmasını önlemek. Fauller bu oyunda çok önemli çünkü rakip yapılan faule göre puan kazanıyor, yani çok süper oynasanızda maçı faullerden rakibe hediye etmek oldukça olası. Kırmızı toplar masada olduğu sürece oyun "bir kırmızı, bir renkli" gibi anneannelerimizin örgü örme stiline yakın bir minvalde ilerliyor. Bir oyuncu eğer renkli bir topu ceplerden birine gönderip puan almak istiyorsa, önce kırmızı toplardan birini bir cebe yollamak zorunda. Kırmızı toplar masada olduğu sürece, cebe giren renkli toplar yazının başından beri bahsettiğimiz penguen giyimli amca tarafından eski yerine yerleştiriliyor. Bu sırada oyuncu, sayı aldığı her kırmızı toptan sonra ve ikinci atışını yapmadan hemen önce, cebe yollamak istediği renkli topu göstermek zorunda. Göstermezse veya başka bir topa vurursa bu tabii ki faul sayılıyor ve hedef alınan topun değeri rakibin puan hanesine yazılıyor. Kırmızı topların hepsi ceplerde yerini aldığındaysa renkli toplara, aralarındaki hiyerarşi sırasına göre atış yapılıyor. En düşük sayılı toptan en yükseğine kadar bir sıralama yapılıyor. Bu atışların sonunda bir beraberlik olursa sahneye karizmatik siyah top çıkıyor ve ilk sayının atılmasından ya da ilk faulün yapılmasından sonra oyun bitiyor.


Ayrıntılar


Oyun kurallarının tonla ayrıntısı var doğal olarak. O kadar uzun bir faul listesi var ki bu yazıya sığması pek mümkün görünmüyor ama birkaç örnek vermek olası. Oyuncunun kullandığı beyaz topun kesinlikle masadan ayrılmaması gerekiyor; yani top bir başka topun üstünden atlar ve sayı yaparsa, bu sayı rakibin puan hanesine ekleniyor. Oyuncu ceplerde duran toplardan herhangi birine dokunursa, topun oyunla ilgisi olmamasına rağmen, oyunun en acı cezası olan "yedi sayı cezası"nı yiyor.


Puanlama


Snooker oynamak zor, hem de çok zor. Hem normal bilardo masalarından neredeyse bir buçuk kat büyük olan bir masada oynamayı, hem de bütün bu kuralları akılda tutmayı gerektiriyor. Oynaması zor olsa da, izlemesi oldukça zevkli, özellikle içinde yetenek gösterisi bölümü bulunan turnuvalarda oyuncular toplarla inanılmaz hareketler yaparken, daha da zevkli. Oynanmasa bile izlenmeli ve yukarıda ki puanlama hatırlanıp oyunu boş gözlerle izleyenlere pis pis sırıtılmalı. Neden sırıttığınız sorulduğundaysa mistik bir hava takınılmalı ve ağır ağır, zevkini çıkararak bu yazıdan aklınızda kalanlar bir bir anlatılmalı.


Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Ağustos 8, 2006 - Sinemanın Klasik İsimleri – Morgan Freeman

Sinemanın Klasik İsimleri – Morgan Freeman


Sinemanın Klasik İsimleri – Morgan FreemanMorgan Freeman, aktörler arasında en sevdiklerimizden biri. Hem bu kadar yetenekli hem böyle mütevazı hem de tatlılıkla gülümseyen ama aynı zamanda “cool” duruşundan taviz vermeyen biri nasıl olunuyor, ondan öğrenebiliriz. Sinemanın klasik isimleri arasında ona yer vermeyip de ne yapacaktık ki? Huzurlarınızda saygıdeğer Morgan Freeman.

Morgan Freeman, 1 Haziran 1937’de Memphis, Tennessee’de doğmuş. Berber bir baba ve temizlikçi bir annenin dört çocuğundan en küçüğüymüş. Çocukluğu boyunca sürekli taşınmak zorunda kaldıkları için Mississippi, Indiana, Illionis gibi değişik yerlerde yaşamış. Sekiz yaşındayken okulda sahnelenen bir oyunda ilk rolünü almış. On iki yaşında, eyalet çağında bir drama yarışmasını kazanmış ve böylece bir radyo şovunda görev alma şansını yakalamış. 1955’te Jackson Devlet Üniversitesi’nde drama bölümüne girme şansı varken şartlar nedeniyle reddetmek ve Amerikan Hava Kuvvetleri’nde tamirci olarak çalışmak zorunda kalmış.

1960’ların başında Los Angeles’a taşınan Freeman, çevirmen olarak iş bulmuş. Sanatla ilgili bir şeyler yapmaya başlaması için birkaç yıl geçmesi gerekmiş. New York’ta dansla, San Fransisco’da müzikle uğraşmış. 1965’te “The Royal Hunt of the Sun” isimli gezici oyunda aktörlük yaptığı gibi “The Pawnbroker” isimli filmde de küçük bir rol kapmış. 1967 ve 1968’de çeşitli sahne deneyimleri yaşayarak Broadway’de de ismini duyurmuş.

Sinemanın Klasik İsimleri – Morgan Freeman1971’de “Who Says I Can’t Ride a Rainbow?” filminde daha ele gelir bir rolde oynasa da insanlar onu daha çok “The Electric Company” isimli çocuk şovundan ve “Another World” isimli pembe dizideki rolünden tanıyorlarmış. 1980’lerin ortasında kimi filmlerde daha orta karar roller edinmeye başlamış. Daha çok babacan, bilge görünümlü karakterlere uygun görülüyormuş. 1989 yapımı Driving Miss Daisy (Miss Daisy’nin Şoförü) isimli nefis filmdeki rolüyle dünyanın tanıdığı bir isim haline gelen aktör, haklı ününü bir sinema şaheseri dememizde sakınca bulunmayan 1994 yapımı The Shawshank Redemption (Esaretin Bedeli) ile perçinlemiş.

60’lı yıllarda beş senelik bir evlilik yaşayan Freeman, 1984’te yeniden evlenmiş. Önceki ilişkilerinden iki oğlu olan aktör, eşinin kızını da nüfusuna geçirmiş. Ortak bir de oğulları olunca dört çocuklu bir aile olmuşlar. Mississippi’de yaşıyorlar. Freeman, uçmaya çok meraklı olduğu için pilotluk lisansına sahipmiş. Yaşadığı yerde bir restoranın ortaklığını da yürütüyormuş ayrıca. Kurucu ortaklarından olduğu bir de film yapım şirketi var: Revelations.

Irkçılığa karşı çalışmalara destek veren Freeman, Amerikan tarihini asıl oluşturan insanların siyah ırk mensubu olduklarını, bu konuda doğal olanın konuşmamak olduğunu söylüyor. “Ben size beyaz demeyi bıraktıysam siz de benim adımın başına siyah kelimesini koymamalısınız” diyerek konuyu özetliyor.

Sinemanın Klasik İsimleri – Morgan Freeman

Sinemanın Klasik İsimleri – Morgan FreemanYakın zamandaki başarılarına gelirsek: 1987’deki “Street Smart” filmi ile “En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu”, “Driving Miss Daisy” ile “En İyi Erkek Oyuncu” ve “The Shawshank Redemption” ile yine “En İyi Erkek Oyuncu” dallarında Oscar’a aday gösterilen Freeman, bizce çoktan hak ettiği ödülü 2004 yapımı, Clint Eastwood’un yönettiği Million Dollar Baby (Milyon Dolarlık Bebek) filmi ile aldı ve “En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu” Oscar’ını kucakladı.

Mükemmel sesi ve tonlaması ile seslendirme alanında da çok aranan bir isim haline gelen Freeman, 2005’te “War of the Worlds” (Dünyalar Savaşı) ve Oscar ödüllü belgesel “March of the Penguins”te seslendirme yaptı.

Freeman’ın sinema tarihinde kendine özgü bir yeri oldu ve olacak. Düşünsenize, kendisini 1991 yapımı Robin Hood’da Müslüman kahraman Azeem, 1992 yapımı The Unforgiven’da siyahi kovboy Ned Logan, 1995 yapımı Se7en’da soğukkanlı ama sevecen dedektif William Somerset, 1998 yapımı Deep Impact” ’te dünyaya gök taşı çarparken sükûneti elden bırakmayan Amerika Başkanı Tom Beck, hatta 2003 yapımı fantastik komedi Bruce Almighty’de Tanrı olarak izledik! Bu filmin devamı 2007’de “Evan Almighty” olarak sinemalara gelecek ve Freeman’ın rolü elbette yine aynı yücelikte, karakteri yine yaratıcı güç olacak. Ah, tabii ki 2005 yapımı şahane Batman Begins’teki Luciux Fox rolünü de atlamayalım.

Sinemanın Klasik İsimleri – Morgan FreemanBabasının izinden giden oğlu Alfonso Freeman ile “The Shawshank Redemption” ve “Se7en”da beraber oynadıklarını, sakinliği ve babacan haliyle kendisini tanıyan tanımayan herkesin kalbinde taht kurduğunu, aşk meşk filmlerinde hiç işi olmadığını, Million Dollar Baby ile “En İyi Kadın Oyuncu” Oscar’ını alan Hilary Swank’ın kendisine ne kadar hayran olduğunu sahneden tüm dünyaya ilan ettiğini de belirtmeden geçmeyelim.

Morgan Freeman’ın üç filmi, Amerikan Film Enstitüsü tarafından tüm zamanların en ilham verici 100 filminden biri seçilmiş: “Driving Miss Daisy”, “Glory” ve “The Shawshank Redemption”. Freeman da tüm zamanların en iyi üç aktöründen biri bize kalırsa...

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- :: saldır! ->

Herkes, Biri, Herhangibiri ve Hiçkimse adındaki dört kişi hakkında. Yapılması gereken çok önemli bir iş vardı ve Herkes, Birinin bunu yapacağından emindi. Aslında bu işi Herhangibiri de yapabilirdi. Fakat Hiçkimse yapmadı. Bunun üzerine Biri çok kızdı, çünkü bu Herkesin işiydi. Herkes, Herhangibirinin bu işi yapacağını düşünmüştü, fakat Hiçkimse, Herkesin yapmayacağını bilmiyordu. Sonuçta Herhangibirinin yapacağı bir işi Hiçkimse yapmadığı için Herkes, Birini suçladı.

Mail listeme üye olun!
EkleÇıkar

Giriş Sayfası Yap




Karışık..

Graffiti ve Breakdance - Graffiti SANATI!!
Sahibinden temiz animasyon.. ANI-FILM!
Okula hazırlık turları - Yaz bitti! Öğrencilik..
Kafiye alarmı Jay-Z Geliyor!! - Hip Hop
Hangi dersi neden sevelim? Süper -2-
Ders yılına sıkı başla! - Süper!
Lhasa: Sınırların ötesinde, evrensel, büyülü
Sanal müze bileti..
Bilardonun kalabalık versiyonu: Snooker
Sinemanın Klasik İsimleri – Morgan Freeman
Joan Miró: Ressam, heykeltıraş, seramikçi
Sıra dışı şehir taşıtları..
"Blues Brothers" Türkiye'ye geliyor..
Saturday Night Live mezunları
Mutlu yıllar Pink - PİNK HAYRANLARI!!
Oyun bağımlıları için klinik! - BAĞIMLILAR BURAYA!
Banliyöde vahşi hayat - Süper bir animasyon!!
OSMANLI VE TURK TARIHINDEN ÇOK GÜZEL EFSANELER!! Geçmişten yapra
30 Agustos Zaferi Kutlu Olsun!!!!
Başlıksız
Başlıksız
Uzay'da son durum. UZAY Haberleri - Gezengen ve Karanlık Mad
Hükümet, Lübnan'a asker gönderme kararı aldı!!!
Başlıksız
İzmir (OSMANLI) piyangosu - Tarihi evrak ve düzen ( Resimli)

Burdan zıpla!

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Arkadaşlarım
e-posta

Ayrışık..


Son Yorumlar

sex erkeği
sex erkeği
katılmıorm
pi sayısı
bir gurup kurmak ve ilk ler olmak
yasamin icinde günesin ortasinda olmak icin ileriye cikin!
el falı
selamlar
Kaykay
bilemiyorum




Sayfayı yazdır!!




Karışık! 10 Konu!

1 - Murphy's Kanunları
2 - Üstümüz başımız punk
3 - FB neden? Büyük GS'den!
4 - Hollywood'dan sözler!
5 - Bir öğrenci evinin anatomisi..
6 - Tarihin En İlginç İntiharı!
7 - "Kızlık zarı intikamı" Oha artık!
8 - Dünyanın 7 harikası..
9 - Dünyanın uzaydaki gözü: Hubble!
10 - Bir Cem Yılmaz Klasiği!

Müzik İle ilgili..

1 - Punk Hakkında
2 - Bob Marley! Hakkında
3 - Nelly Furtado Hakkında
4 - NU-Metal Hakkında
5 - Fort Minor Hakkında
6 - Artic Monkeys Hakkında

Uzay ile İlgili..

1 - Uzay Fotoğrafları
2 - Uzaya Asansör yapıl..
3 - Uzayın Sonu mu?
4 - Manyetik Fırtınalar
5 - Buff Uzayda!!
6 - Uzayda Son Durum

Bilim Kurgu Haberleri..

1 - Bilim Kurgu Haberleri..
2 - Bilim Kurgu Dünyası..
3 - Doğa ve Hayvanlar Alemi..
4 - Dünyadan Toplama -1-
5 - Dünyadan Toplama -2-
6 - 13. Cuma Laneti!
















Dünyanız ne "Renk" ?
Mavi!
Siyah-Beyaz!
Mor!


bak bakalım!